"Her akşam yaptığım gibi o akşam da çayımı alıp bahçeye indim. Sessizlikte kitabın içine dalıp gidebilmek için. Saat on civarıydı. Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan da kitabımı okumaya koyuldum. İlk defa İskender Pala okumanın verdiği bir heyecan vardı içimde. Her zaman çok sevmişimdir yeni yazarlarla tanışmayı. Bugüne kadar hiç tanımadığım bir aklın içine girip, bambaşka fikirlerle bir masada oturmak gibi gelir bana. Bu yüzden daha fazla sabredemeyip, ilk sayfayı çevirip okumaya başladım. Yazar beni Osmanlı’nın Lale Devri zamanlarına götürdü. Muazzam bir bilinmezin içine sürüklendim kaldım ve işin garip tarafı, bu bilinmezlik inanılmaz tatlı geliyordu. Mayıs ayının ortalarında olduğumuz için hava çok ılıktı. Sizin anlayacağınız insanın tenini ipek gibi hissettiren bir hava. Derken bir an duraksadım, okuduklarımı sindirebilmek ve bir süre olan biteni ölçüp tartmak için. Ezkaza gözüm telefonuma çarptı ve saati gördü. Saat on ikiyi çeyrek geçiyordu. Zamanın ne ara bu kadar hızlı geçtiğine hayret ettim. Kendime yeni bir çay alıp okumaya devam ettim. Çünkü kitabın büyülü dünyası yakama yapıştı. Aklımı ve dahi düşüncelerimi rahat bırakmıyordu. Okudukça bilinmeyen bir yere sürükleniyordum, hayretler verici bir keyif alarak. Zaman ise çok hızlı geçiyordu. Bir anda ürpertici bir şekilde gece yarısında olduğumu fark ettim. Güneş bir iki saate doğacaktı. Gözlerim artık yaşarmaya başladığı için biraz dinlenmek istedim ve kitabı kenara koydum. Aklımda bir düşünceler silsilesi peyda oldu. Yaptıklarım, yapmadıklarım ve yapmak isteyip de yapamadıklarım… Kendimi en şanslı hissettiğim konuya değinince , uzun zamandır açmayı çok isteyip sonunda başardığım elli metrekarelik kitabevim geldi aklıma. Aslında kitabevi de değil, sahaf. Bütün kitaplarım ikinci el. Bunu bilinçli olarak böyle planladım. Çünkü eski kitapların insanları her zaman daha iyi hissettirdiğini düşünüyorum. Neticede hepsinin bir hikayesi var. Bir sürü elden geçmiş. Her okuyan farklı yerlerin altını çizmiş ve her okuyan farklı notlar almış. İkinci el kitapların hikayesi bana her zaman daha derin ve daha anlamlı gelmiştir. Bundan dolayı sahaf olma fikri eskiden bu yana içimi hep kıpır kıpır ederdi. Sonunda istediğim oldu ve ben sahaf oldum. Gözüm tekrar saate kaydı ve sabahın altısında olduğumu fark ettim fakat garip bir şey var çünkü güneş hala doğmamıştı. Etraf hala zifiri karanlıktı. Saatimin yanlış olduğunu düşünüp eve girdim ve diğer saatlere baktım. Ama bütün saatler altıyı gösteriyordu. İçimde bir korku oluştu o an. Ve hemen ev arkadaşımı uyandırmaya gittim. Başta latife yaptığımı düşünüp uyanmadı fakat sesimdeki korkuyu fark ettikten sonra o da benim gibi telaşlandı. Neler olduğunu öğrenmek için televizyonu açtık. Haber spikerleri bangır bangır güneşin doğmadığını ve bunun sebebinin ne olduğunun bilinmediğini söyledi. İkimizde garip, bakakaldık televizyona. Ailelerimizi aradık, onlarla konuştuk. Öyle ki aradığımız herkesin sesinde aynı telaş, aynı korku vardı. Biraz sakinleştikten sonra aklıma gelen ilk soru, ‘’Artık Güneş doğmayacak mı?’’ oldu. Daha sonra dünyanın sonunun geldiğini düşündüm. Ve bu bilinmezin içinde daha nice sorular… Bütün bu soruları düşünüp, kafamda kendimce cevaplar üretirken uyuyakalmışım. Tam yirmi dört saat sonra ev arkadaşımın sesiyle uyandım. ‘’Kalk bak Güneş doğdu.’’ diye neşeyle bağırıyordu. Kalkıp camdan dışarıya baktığımda her yer aydınlıktı. Bütün korkularım bir anda silindi gitti. Ailemi arayıp seslerini duydum. Biraz sohbet ettikten sonra ev arkadaşım kahvaltı için bana seslendi ve telefonu kapatıp neşeyle kahvaltı masasına geldim. Kahvaltıda Güneşin neden doğmadığı üzerinde biraz konuştuk ve tıpkı spikerlerin söylediği gibi sebebi hala belirsizdi. Daha sonra ise elime yeniden aldım kitabımı ve kaldığım yerden okumaya devam ettim." diye bitirdi kitabının son hikayesini Zeynep. Kitap biter bitmez ilk yaptığı şey kafasını gökyüzüne kaldırıp bakmak oldu. Güneşin tepede olduğunu görünce gülümsedi ve kitabını yanına koydu. Ve o gün Güneş, Zeynep için yeryüzünü bir başka ısıttı.