2 Aralık 2020 Çarşamba

Kitapçı ve Yazar

                                                                   

   ‘’Ben şu an bulunduğum konumdayken, dünyada hiç tanımadığım insanlar neler yapıyor acaba?’’ diye hep merak etmiştir sahaf Erdem Amca. Küçük bir dükkânın içinde sobasını yakıp sabahtan akşama kadar hem kitap okurdu, hem de bol bol düşünürdü. O gün sabahta dükkânını açıp sobasını yaktıktan sonra, sıcak çayını alıp kitabını okumaya başladı. Fakat düşünmekten kendini alıkoyamadığından olsa gerek, satırlar havada uçuşuyordu adeta. Kitabını koyup çayından bir yudum aldıktan sonra aklını kurcalayan düşüncelere yoğunlaşmaya başladı. ‘’Acaba dünyadaki diğer insanlar şu an ne yapıyorlardı?’’ Aç uyuyup aç uyanan çocukları düşündü. Cezaevinde dört duvar arasında delirmek üzere olan bir adamı düşündü daha sonra. Tam şu an kendisi küçük bir kitap dükkanında huzurla çayını yudumlarken, kendisi için geçen dakikalar başkası için de aynı hızla mı geçiyordu acaba? Yahut sevdiği birini toprağa vermiş biri, hala aynı hayatını yaşayabiliyor muydu? Yerdeki çakıl taşına bile hasret kalan mahkûmluk, aç uyuyup aç uyanmak, nasıl bir duygu diye geçirdi içinden. Empati kurmayı denedi ama başaramadı. Çünkü bazı insanların düşünmeye dahi tahammül edemediği şeyleri, bazı insanlar hayatının merkezinde yaşıyor. İçi ürperdi Erdem Amcanın. ‘’Acaba’’ dedi; ’’Kızıyor mudur aç uyanan çocuk, yemeğin kıymetini bilmeyenlere. Aklı savaş meydanına dönen Erdem Amca dalmış bir vaziyetteyken içeri bir müşteri girdi. Biraz kitaplıkların önünde dolaştı. Bir iki kitap kurcaladı ve çıktı dükkândan. Erdem Amca ise çayını tazeleyip aklının içindeki savaşa geri döndü. Tam bu sırada beynine ok gibi saplanan o düşünceyle karşılaştı. ‘’Şu an ben çayımı yudumlarken günlerdir yazdığı romanın sonunu getirmek için didinen bir yazar var mıdır acaba?’’ diye düşünürken, aklından atmak istedi romana son bulamayan yazarı ama başaramadı. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Erdem Amca saate baktığında üç saatin geçtiğini gördü. Daha sonra öğle yemeği için dükkânı kapatıp evine yürümeye başladı. Beş dakika kadar sonra evine vardı ve eşinin hazırladığı yemeği dalgın dalgın yemeye koyuldu. Yemekten sonra eşine ‘’Allah’a emanet ol.’’ dedi ve çıktı evden. Yeryüzü bembeyazdı. Ayaklarının altında ezilen kar seslerini dinleye dinleye yürüdü. Dükkânın önünde bekleyen birini gördü ve adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne gelince otuz beşlerinde olan bu kadınla selamlaştılar. Kadının kızıl ve uzun saçları, kar beyazı kabanın üzerinde âdeta kan gibi göründü Erdem Amcaya. Daha sonra içeriye girip kitaplara bakmaya başladı kadın. Birkaç kitap ismi sordu, birkaç kitabın en arkasını okudu tebessümle. Dalgın dalgın dolaşırken Erdem Amca kadına, ‘’ Hayrola kızım, aradığını bulamadın mı?’’ diye sordu. Kadın gülümseyerek; ’’Alacaklarımı aldım aslında, fakat biraz dalgınım kusura bakmayın.’’ dedi. Erdem Amca, kendisi de aynı dertten muzdarip olduğu için sebebini sordu. ‘’Ben.’’ dedi kadın, ‘’Ben bir yazarım. Günlerdir üzerinde çalıştığım romanıma uygun sonu bulamıyorum. Bugün tam 189 gün oldu. Fakat kitabımı bir türlü tamamlayamıyorum. Sanırım uygun sonu bulamadığımdan taslak olarak kalacak, çok üzgünüm.’’ dedi. Erdem Amcanın eli ayağına dolaştı. Oldukça şaşkın bir şekilde yazar hanıma çay içip içmeyeceğini sordu ve bir çay doldurdu. Daha çok dinlemek istiyordu kadını. Öyle de oldu, çayını içerken bir yandan da tekrar anlatmaya başladı kadın.  ‘’Kendimi bildim bileli bir şeyler yazmaya çalışırım. İki tane romanım var fakat üçüncüyü ortaya çıkaramıyorum. Günlerce aynı şeyi düşündüm ama olmadı. Küçük bir kasabada, kendi halinde yaşayan yaşlı bir kitapçıyı hikaye etmeye çalışıyorum fakat henüz başarılı olamadım.’’ Erdem Amca hiçbir şey söylemeden yalnızca tebessüm ederek kadını dinledi. Kadın ise çayı bitince müsaade isteyerek alacağı kitapları aldı ve çıktı dükkandan. Biraz yürüdükten sonra arkasını döndü ve büyük bir zafer tebessümüyle yoluna devam etti. Nihayet romanını nasıl bitireceğine karar vermişti. Erdem Amca kitabına son bulamayan bir yazarın var olup olmadığını sorgularken, hikayede bahsi geçen yazar da Erdem Amcayı ve onun küçük  kitapçı dükkanını anlatıyormuş, ne garip … 

   Erdem Amca o gün, kafasının içindeki savaşı kazanmışçasına garip ve tatlı bir tebessümle indirdi kepenklerini. Ardından yine evinin yolunu tuttu buz gibi havada. 


                                                                                                                                             Sevgilerle, Zehra ÇELİK

8 Mayıs 2020 Cuma

Hayali Dergi

‘’İnsanların, sanatı kendi varlıklarını açıklamak için seçtiklerini düşünüyorum.’’ cümlesini ilke edinmiş yirmi beşlerinde bir genç kız, Vera ... İçindekileri dışa vurmayı hem istemiyor, hem de çok istiyor. İstemiyor çünkü sırları aşikar olacak, istiyor çünkü artık duygularını saklayamayacağının bilincinde. Hunharca kitap okuyor Vera. Gözlerinin acısını hissedene dek çıkmıyor o dünyadan. Kendini bir romanın –hatta en sevdiği romanın- içine hapsedip, kapağını sonsuza dek kapatıp rafa kaldırmak istiyor. Okumak istediği kitaplara ömrünün yetemeyecek oluşunu iyi bildiğinden de bir miktar hüzünlü. Çok okuyor ve okudukça ağırlaşıyor kafasının içi. Bundandır ki, bir yandan da elindeki kalemi sürekli konuşturuyor kağıda. Gece gündüz dinlemeden yazıyor. Sanki yazmasa başına bir felaket gelecekmişçesine, kağıt kalemle kavga edermişçesine yazıyor. Yazdıklarını da saklıyor. O yüzden odasının içinde yüzden fazla hikaye yaşıyor, duvarları şiir kokuyor adeta. Vera ise bu durumdan oldukça memnun. Yazdığı öyküleri çeşitli dergilerle paylaşıyor yirmi beşlerindeki genç kız. Birkaç dergi, bazı sayılarında yayımlasalar da sonradan ses seda yok. İletişim halinde olduğu dergilerden yalnızca biri her ay yayımlamak istiyor Vera’nın öykülerini. Hal böyle olunca özenerek sürekli yazmaya çalışıyor Vera. Bir ay, iki ay, üç, dört, beş ve altı ay boyunca her seferinde dergide kendine rastlıyor genç kız. Bir sonraki ay derginin yeni sayısını almak için bir kitapçıya gidiyor Vera. Dergiyi alıp, eve dönüp, sıcacık bir çay demlemek ve onunla sabahlamak hayaliyle giriyor kitapçıya. Kitapçı ise tanıdık, Erdem Amca… Kitapçıya derginin yeni sayısını almak istediğini söylüyor, fakat o da ne? Erdem Amca böyle bir derginin satışını hiç yapmadığını söylüyor. Vera ise bunu duyunca her yaşı için birer yıl şaşırmış hissediyor o an. Etti mi size yirmi beş yıllık şaşkınlık! Derginin adını bir daha söylüyor emin olmak için ama nafile. Erdem Amca inatla böyle bir derginin olmadığını söylüyor. Vera ise kitapçıdan çıkıp, eve gidiyor. İnternetten derginin iletişim adresini bulup, sorunun ne olduğunu öğrenmek geliyor aklına. Derginin adını yazıp aratıyor internetten. Ama yok, bulamıyor. En sevdiği, okurken dalıp gittiği edebiyat dergisini bulamıyor. Tek bir iletişim adresi geçmiyor eline. Bir süre öylece oturuyor masasında. Sonra mutfağa gidiyor çay demlemeye. Bir fincan çay alıp geri dönüyor odasına. Dergiye ulaşamadığından biraz mutsuz, oturuyor masasına. Masa lambasının açılmasıyla aydınlanıyor etraf. Saat sabahın beşi. Birazdan annesi kahvaltı hazırlamak için uyanacak. Derin bir nefes alıp, dergiyi tekrar araştırmak istiyor ama korktuğundan yapamıyor bunu. Altı aydır yazılarını paylaştığı dergi, ortada olmadığından olsa gerek korkusu. Sonra gözüne masasının ucunda duran kağıtlar ilişiyor. Bunlar önceden yazıp, gözü gibi sakınıp sakladığı öykü ve şiirlerinin yazılı olduğu kağıtlar. Birkaç şiir okuyor evvela, daha sonra hikayelerine bakmaya başlıyor. İlk hikayesinin başlığı çarpıyor gözüne;  ‘’Bence Okumak.’’ Tebessüm edip diğer sayfalara geçiyor okumak için. Fakat dördüncü hikayeye geldiğinde donup kalıyor Vera. O da nesi? Kağıtta ‘’Hayali Dergi '' adında bir hikayesini görüyor. Daha önceden böyle bir hikaye yazıp yazmadığını anımsamaya çalışıyor o an. Ve okumaya başlıyor. Okuduğu her satırda kanı donuyor adeta. Bugün yaşadıklarının hepsi; kitapçıya gidişi, Erdem Amcaya dergiyi soruşu, divane gibi, olmayan bir dergiyi aradığı yazıyor bu hikayede. Okurken, hikayenin içine öylesine dalmış ki, önce bu olayların hepsini yaşadığını ve daha sonra aslında yaşamadığını, yalnızca okumuş olduğunu fark ediyor o an. Tam o sırada içeriden annesi sesleniyor;’’Veraa, bırak artık okumayı da sofrayı hazırlamama yardım et kızım.’’ Sevgilerle Zehra Çelik 

9 Şubat 2020 Pazar

Son Roman


  Gözümü açıp saate baktığımda üç buçuktu. Yalnız yaşayan bir kadın olduğum için mutfaktan gelen daktilo seslerinden endişelendim. Önce hiç duymamış gibi davranıp uyumaya devam etmek istedim fakat sesler gelmeye devam edince yerimde daha fazla duramadım ve mutfağa gittim. Garip, uyurken asla lambaları açık bırakmam ama mutfağın lambası yanıyordu. Kapıyı açıp içeri girmeye çok korkuyordum ama içimdeki ses kapıyı açmamı söylüyordu. Daha sonra kapıyı açtım ve gördüklerim karşısında nutkum tutulmuş vaziyette kapı eşiğinde kalakaldım. Burnuma aniden sigara ve kahve kokusu geldi. Ayrıca masada saçı başı darmadağın olmuş bir kadın oturuyordu. Şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim çünkü masada oturan, saçı başı dağılmış olan kadın bendim. Kendi mutfağımda kendimi görüyordum. Birkaç kez seslenmeme rağmen beni duymadı ve bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Başaramadıkça kâğıdı buruşturup yeni bir kâğıda geçiyordu. Bundan olsa gerek, yerler buruşturulmuş kâğıtlarla doluydu. Ben sadece olanları izliyor ve tepkisiz kalıyordum. O sırada masadaki kadın -yani ben- yerinden kalktı ve bir fincan kahve alıp içmeye başladı. Bir yandan da tekrar yazmaya çalıştı fakat başaramadı. Başaramayınca bir sigara yaktı ve kahveyle birlikte içti. Sonra birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve ben sadece olanları izliyordum. Kadının karşısındaki sandalyeye oturdum, daha yakından görebilmek için. Kadın yazabilmek için üstün bir çaba sarf ediyor fakat başaramıyordu. Ne yazmaya çalıştığını merak edip masanın üzerindeki kâğıtların hepsini aldım okumaya başladım. Olaylar daha da karmaşık bir hal almaya başladı. Sebebi şu ki, elimdeki kâğıtlar son romanımın taslaklarıydı. Masada oturan diğer ben de bu romana bir son yazmaya çalışıyordu saatlerdir. Kalkıp bir fincan kahve de ben aldım kendime, kendimle kahve içtim o gece. Şaşkınlığım yerini çok anlamsız bir keyfe bıraktı. Gözümü kırpmadan kendimi izlemeye devam ettim, acaba yazabilecek miydim romanın sonunu diye. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Ve daha fazla dayanamayıp uyuyakaldım mutfakta. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerim açıldı. Kendimi savaştan çıkmış gibi yorgun hissediyordum. Yavaş yavaş, dün geceyi anımsadım. Tezgahın üzeri kahve fincanlarıyla, kül tablası sigara izmaritleriyle ve yerler buruşturulmuş A4 kağıtlarıyla doluydu. Anlaşılan, dün gece romanımın sonunu yazabilmek için hayli uğraşmışım. Tam o sırada daktilonun üzerindeki kağıtlar dikkatimi çekti ve okumak için uzanıp aldım. Dün gece romanımın sonunu yazıp, bitirmiş olduğumu fark ettim. Dün geceyi bir kez daha anımsadım, kendimle kahve içip bir nevi kendimle yüzleşmemi … Daha sonra bir fincan kahveyle birlikte roman taslaklarının hepsini alıp oturma odasına geçtim. Bir yudum kahve içip, okumaya başladım. Roman şöyle başlıyordu; ‘’Gözümü açıp saate baktığımda üç buçuktu. Yalnız yaşayan bir kadın olduğum için mutfaktan gelen daktilo seslerinden endişelendim …’’
                                                                                                                                                             Sevgilerle
                                                                                                                                                    Zehra ÇELİK

16 Ocak 2020 Perşembe

Doğu Türkistan

       Hikâyesini anlatmaya dolu dolu gözlerle başladı Meryem. Sanki yeniden aynı şeyleri yaşıyormuşçasına okunuyordu acısı gözlerinden. Ama anlatmak, duyurmak istiyordu sesini yine. Gördüğü, yaşadığı bütün zulümleri dile getirmek istiyordu, bu zulmün bitmesi için. Fiziki olarak nasıl şiddet gördüğünden başladı anlatmaya.’’ Onların dinini benimsemediğimiz ve benimsemeyeceğimiz için zulme uğradım. İnsanın aklının alamayacağı derecelerde işkenceler gördüm. Belirli aralıklarla, dikte edilen düşünceyi kabul etmediğim için vücuduma elektrikler verdiler. Artık değil karşı koymak, ağlamaya dahi mecalim kalmadı. Tek istediğim şey buradan bir an evvel kurtulmaktı. Günlerce aç susuz kaldım. Kadın başıma sopalarla dayak yedim, yetmedi kucağımda üç yaşında çocuğum varken namusuma göz diktiler. Ailemdeki hiç kimseden haber alamadım, yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilmemek canımı çok yaktı. Her gün kardeşlerimin, annemin ve babamın ne yaptıklarını, nerede olduklarını düşünmekten delirmeme ramak kalmıştı. Halüsinasyonlar görmeye başladım. Hem fiziksel hem psikolojik olarak aklımı kaybettiğime hepten inanmaya başlamıştım. Daha ne tür işkenceler görebilirim diye düşündükçe ortaya hep yenileri çıktı. Kabul etmemi istedikleri fikirleri kabul etmediğim için üç yaşındaki kızıma gözlerimin önünde işkenceler edildi ki bu bir annenin yüreğini yakıp kavuran bir olaydır. Fakat yine de, gerek fiziksel gerek psikolojik onlarca işkence görmeme rağmen dönmedim davamdan. Çünkü peygamber efendimiz geldi aklıma hep; ’’Güneşi sağ elime, Ay’ı sol elime verseler yine de dönmem davamdan.’’ demişti o. Çünkü biz onun ümmetiydik. Ne olursa olsun güvendim Allah’a. Ellerimi göğe kaldırıp dua dua yalvardım hep. Çünkü biz müminlerin en büyük silahıydı dua. Çaresizlikten ağlarken de O’na sığındım, acıdan parçalanırken de. Çünkü benim güvendiğim bir Allah var. Nitekim duydu da sesimi, Türkiye’ye sığındık. Tam 20 sene evvel bugündü. Kızım bugün yirmi üç yaşında. Annem, babam eşim kardeşlerim… Onlardan haber alamadım yirmi senedir ama ben hayattayım, kızımın büyüdüğünü gördüm, bütün ömrüm dinimi özgürce yaşayarak geçti, hamdolsun. Allah Türkiye’den razı olsun.’’ diyerek bitirdi cümlelerini Meryem, gözleri yaşlarla doluyken… Sanki anlatınca yeniden yaşamışçasına geçti gözlerinin önünden o günler, tıpkı film şeridi gibi. Yıllar öncesinde Doğu Türkistan zulmünü bizzat yaşayan bir kadın olarak anlattı röportajda Meryem. Davasında nasıl ısrarcı olduğunu anlattı. Ölürse şehit olacağına can-ı gönülden nasıl inandığını anlattı. Ve bizler bu zulüm yaşandıktan tam 20 sene sonra bir kez daha dinledik Meryem’den o günleri. Bu konuşmayı 20 sene evvel yaptığında, orada zulüm görmeye devam eden kardeşlerinin kurtulmasına yardım etmişti bir nebze de olsa. Ve bugün o konuşmadan tam 20 sene sonra, bir kez daha hatırlattı bizlere Doğu Türkistan zulmünü. Bizim bir davamız var. Uğruna canlar verilmiş bir dava! Âdem’den bu yana sımsıkı sarıldığımız bir dava. İşte Meryem de davasını savundu, inancını savundu gücü yettiğince. Teşekkürler Zehra ÇELİK