28 Aralık 2019 Cumartesi
Aldırma Gönül
Uzun zamandır planladığım geziye nihayet çıkıyorum. Saat sabahın altısı, gün henüz ağarıyor. Kuşluk vaktindeyiz … Mayıs ayındayız. Bu yolculuğu çok uzun zamandır planlıyordum fakat aksilik bu ya, bir türlü denk gelmedi. Size biraz kendimden ve çıkıyor olduğum yolculuktan bahsedeyim. 25 yaşında, edebiyata meftun, okumaya çok büyük tutkusu olan âcizane bir hanımefendiyim. Bir edebiyat dergisinde editörlük yapmaktayım ve işlerden vakit bulur bulmaz gezmelere adanmış bir ruhum var. Bu ruhu hayatın tüm realitesine karşın baskılayamadım. Çok uğraştımsa da olmadı. Bende en son kabul edip daha çok gezmeye başladım. Yanımda dergiden bir arkadaşım var. Hatta dostum. O da en az ben kadar okur. En az ben kadar edebiyat dolu… Birlikte çıkacağız bu yolculuğa. Çıkıyor olduğumuz yolculukta tıpkı biz gibi edebiyat dolu. Anlayacağınız her şey edebiyattan ibaret. Sinop Cezaevi Müzesine gidiyoruz. Amacımız hatta amaçtan da öte hayalimiz, Sabahattin Ali’nin kaldığı koğuşu ziyaret edip, duvarlarda o ruhu yakalayabilmek… Size bu hikâyeyi anlatırken yolu yarılamışız bile. Çok uzun bir yola talim olduk, zira önümüzde hala 400 kilometre var. Dağları izleye izleye geçiyor yolculuk, mayıs ayının getirdiği o tatlı rüzgarla birlikte yola revan oluyoruz. İçimiz kıpır kıpır. Sabahattin Ali’nin zat-ı aliyle görüşmeye gidermişçesine bir heyecan … Sizde hissediyorsunuz öyle değil mi?
Sinop’a giriş yaptık, az evvel tabeladan gördüm. Acaba Sabahattin Ali’de buraya getirilirken bakmış mıdır tabelaya diye bir düşünce geçiyor aklımdan. Baktıysa da görebilmiş midir ki cezaevi aracından? Ben bu sorulara cevap bulmaya çalışırken arkadaşım otobüsün terminale girdiğini söyleyerek dalgınlığımı sonlandırdı. Daha sonra otobüsten indik ve denize nazır bir yere giderek mis gibi bir kahvaltı yaptık. Temiz havayı ciğerlerimin her yerinde hissediyordum. Yeni bir şehir görme keyfi ve Sabahattin Ali’yi görecekmişçesine yüreğimdeki o heyecan… Mutlu ve daha da önemlisi huzurluyum. Kahvaltı yaptığımız yerden ayrılıp o çok meşhur olan Sinop Kalesi’ne doğru gidiyoruz. Her şey çok huzurlu. Kaleye çıktığımızda rüzgârın şiddeti artıyor. Fakat tatlı bir rüzgâr bu, mayıs ayındayız a! Kalenin denize karşı oluşu büyülenmeme sebep oluyor. Sabahattin Ali’nin buralara gelmiş olabileceğini hayal ediyorum. Acaba burada oturduysa, o neler düşündü diye düşünüyorum. Derken saatin ilerlediğini fark edip kaleden iniyoruz. Vee cezaevi müzesinin önündeyiz. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor. Sanki içeride Sabahattin Ali bizi bekliyor. Gezmeye başlıyoruz cezaevini. Çok hikayesi var buranın. Koridorun sonuna doğru tek kişilik bir koğuş… Buradan yürürken, yıllar evvel Sabahattin Ali’nin de yürüdüğünü görüyor gibiyim. Kafası önünde dertli dertli koğuşuna götürülen bir yazar. Üstelik çok kıymetli bir yazar. Yuvarlak gözlüklerinin altındaki gözlerini, hüzün dolu görüyorum bu defa. Koğuşun önüne geldiğimde duygu yoğunluğunun nirvanasını yaşıyorum adeta. Karşıda asılı duran bir saz var. Belki dertli dertli vurmuştur sazının tellerine. Yahut bu duvarlara baka baka neler düşünmüştür kim bilir. Belki ağlamıştır da … Çok sevdiğim yazarı ağlarken hayal ediyorum istemsizce. Fakat bunu fark edince hemen siliyorum aklımdan o görüntüyü. Daha sonra aklıma ‘’Aldırma Gönül’’ şiirini burada yazdığı geliyor. İstemsizce duyuyorum kulaklarımda Edip Akbayram’ın sesini. Gülümsüyorum sonra. Sabahattin Ali’nin ruhu her şeyiyle duvarlarda hissediliyor. Hüznü, öfkesi, mutluluğu, aşkı, heyecanı ... Her şey var burada. Zira bakmasını bilen gözler görüyor, hissediyor. Tebessümler ve sakin gözyaşları bu hisse tepki olarak akıyor gözlerden. Yola çıkmadan evvel, yolun ve varılan yerin bu denli güzel olacağını tahmin edememişim. Çok güzeldi fakat öyle görünüyor ki artık gitmemiz lazım. Tekrar yola koyuluyoruz. Kulaklığımda bir Sabahattin Ali şiiri olan ‘’Aldırma Gönül’’ var. Edip Akbayram dinleye dinleye dönüş yoluna revan oluyoruz. Hissettiğim şeyleri tam olarak izah edebilmem pek mümkün görünmüyor ama yine de bir cümle kurmak istiyorum.
Sabahattin Ali’yle bir kez daha tanışmış gibi hissediyor ve dağlara baka baka veda ediyorum Türk Edebiyatı’nın yuvarlak gözlüklü, yüzü tebessümle dolu yazarına …
Sevgilerle
20 Kasım 2019 Çarşamba
Mektup
Bugün 35 yaşına basan ve iki çocuk annesi olan bir kadın, evine gelen ve üzerinde kendi isminin yazılı olduğu bir mektupla karşılaştı ansızın. Dikkatini oldukça çeken bir mektuptu çünkü gönderen kısmında da alıcı kısmında da kendi ismi yazılıydı. Sessizce bir köşeye çekilip o ürpertici mektubu açmaya karar verdi kadın. Kağıdı zarftan çıkardı ve okumaya başladı. Mektup şöyle başlıyordu:
‘’20 Kasım 1999 Ankara Çocuk Esirgeme Kurumundan yazıyorum. Bu mektup, sen 35 yaşına bastığın gün eline geçecek. Şayet yaşıyorsan amacıma ulaşmışım demektir. Evvela söylemek istediğim şey şu, umarım mutlusundur. Umut ediyorum ki hayalini kurduğun her şeyi başarmışsındır. Umut ediyorum ki kendine güzel bir aile kurmuşsundur. Anne ve babanın ölümünden sonra neredeyse her gün ağlayan o küçük kız çocuğu gitmiş ve yerine güzel, güçlü ve ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmiş bir kadın gelmiştir diye umut ediyorum. Çünkü söz vermiştin kendine. Ne olursa olsun pes etmeyeceğine, bu dünyaya güzel şeyler katacağına ve mutlu olmaya söz vermiştin. 20 yıl geçti çektiğin acı ve zorlukların üzerinden.Fakat daha dün gibi hatırlıyorsundur eminim. Zira seni tanıyorum. Onca yıl maddi manevi zor şartlarda okumaya çabalıyordun, inşallah hayalini kurduğun işle meşgulsündür. Bugünlere tek başına gelmiş olmak seni biraz yormuş olabilir ama pes etmediğine çok sevindim. Dünyadan elini çekmeyip savaşmayı tercih ettiğine sevindim. Kocaman bir kadın olmuşsundur şimdi. Mutlu ol, mutlu kal. Sevgilerimle.’’
Diye bitti mektup. Bugün 35 yaşına basan o kadın 20 yıl evvelinde, daha minicik bir kız çocuğuyken kendine yazmış olduğu mektubu tamamen unutmuş olmalı, zira hayli şaşkın ve gözleri yaşla dolu. Fakat kendine verdiği tüm sözleri tutmuş olmanın gururunu taşıyor. Omuzları dimdik. Hayata karşı tek başına verdiği mücadeleyi kazanmanın gururu okunuyor gözbebeklerinden. İstediği mesleğin sahibi olmuş, mutlu… Yıllarca özlemini çektiği o güzel ailenin bir ferdi olmanın muazzam mutluluğunu yaşıyor kadın. Yeni yetme bir çocukken 20 sene sonrasının hayaliyle yanıp tutuşmuş ve başarmış. Kalbini tıpkı 20 yıl öncesindeki gibi tertemiz tutarak büyümüş. Ansızın mektubu yazdığı zamanı anımsadı kadın. Anne ve babasının ölümünün üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen onları çok özlemişti bir gün. Babasına sarılmayı her şeyden daha çok istediği bir gün hıçkıra hıçkıra ağlarken aniden gözyaşlarını silmişti elleriyle. Eline bir kağıt kalem almış ve buz gibi yurt odasında kendine söz vermişti. Bu mektup bu küçük kızın, daha çok küçük olmasına rağmen kendine yemini niteliğinde bir mektuptu. Mektubu zarfa geri koyduğu zaman gözyaşları yüzünü çoktan ıslatmıştı. Şükretti, teşekkür etti ve mektubu kimsenin ulaşamayacağı bir yere sakladı kadın …
Sevgilerle
Zehra Çelik
26 Eylül 2019 Perşembe
Edebiyat ve Toplum
Toplumun sanata kesinlikle ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Dans etmeden, müzik dinlemeden yahut içinden geçen şeyleri boş bir tuvale dökmeden insan ruhunun yeterince yetişemeyeceğini düşünüyorum. Bizim toplumumuzun kat-i suretle sanata ihtiyacı var. Fakat bizim toplumumuz edebiyata muhtaç! Toplumumuz edebiyata muhtaç çünkü insanlar ruhunu aç bırakarak büyüyor. Bir romana misafir olmadan yetişkin oluyor. Fakat yetişebiliyor mu orası muamma. Bir şiir bile dinlemeden geçiyor çoğumuzun ömrü… Edebi eserler gün geçtikçe değerini yitiriyor. Oysa sadece bir tane roman okuyarak bambaşka bir yere gidilebilir, üstelik bambaşka insanlarla. Alenen başka bir boyut kazanmak bu, ne hoş…
Okumak insana onlarca yarar sağlar ama birinin üstünde özellikle durmak istiyorum. EMPATİ! İnsan okudukça başkaları ne hisseder diye düşünmeye başlıyor. İnsanın ruhu değişiyor farkında olmadan. Bir bardak suya bakınca herkes bir bardak su görürken, çok okuyan insanın gördüğü şey bir bardak sudan çok daha fazlası… İnsanoğlu okudukça kendine hayret ediyor. Bambaşka duygular çevresine toplanıyor farkında olmadan. Edebiyat, ruhuna dokunduğu insanın gözlerinden okunuyor. Sebepsizce buna inanıyorum ve sonsuza kadar buna inanacağım. Bizim toplumumuz edebiyata muhtaç arkadaşlar!
Bıkmadan, pes etmeden, her gün her yerde okumalıyız. Okumalıyız ki ortadaki o kocaman yangına bir damla dahi olsa su dökebilelim.
Bizim toplumumuz edebiyata muhtaç arkadaşlar, biz okumak zorundayız.
Sevgilerle
Zehra ÇELİK
21 Ağustos 2019 Çarşamba
Heyhat, özgürlük!
Bu yazıyı cezaevinden yazıyorum. Haberimin dahi olmadığı bir suça destek olduğumdan dolayı 15 yıllık meslek hayatıma son verip içeri aldılar. Hayatım boyunca dört duvarın arasında olmak nasıl bir duygu aklımdan bile geçirmemişken şu an dört duvar arasındayım ve belki de buradan hiç çıkamayacağım. Hayatımda daha çaresiz ve korku dolu bir gün daha yaşadığımı hatırlamıyorum. Ranzaya oturup saatlerce duvarı seyretmenin, hiçbir şey yapmadan sadece düşünmenin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti günlerce. İnsana hasret kaldım, gökyüzüne, toprağa hasret kaldım. Burada olmak çok zor fakat çocuklarımın gömleklerime sarılıp uyuduklarını bilmek daha zor geldi. Duvarların üstüme üstüme gelmesini nasıl yeneceğimi bilmiyorum. Bugün burada beşinci ayımı doldurdum. Tam beş aydır aldığım nefes bile zoruma gidiyor. Yıllarca bu ülkeye çalışmış bir vatandaş olarak, suçlu damgası yemek daha çok zoruma gidiyor. Hangisiyle başa çıkacağımı bilemiyorum. Gücüm tamamen tükenmek üzere. Gündüz hatıralar, gece ise rüyalar peşimi bırakmıyor. Oysa bu yaşıma dek her zaman içi içine sığmayan küçük bir çocuk gibiydim ben. Cezaevindeki insan en ufak bir nağme duymayagörsün, hemen gözleri dolarmış. Nitekim türkülere dayanamaz oldum. Paylaşmak istediğim bir şey daha var. Cezaevinde kaldığım süre boyunca en büyük mutluluğum, neredeyse her gün ayrı kişilerden mektup almam oldu. Ailedeki en küçükten en büyüğüne kadar herkesten mektup alıyor olmak, gardiyanın her gün ismimi okuması her zaman en büyük desteğim oldu. Onlar yazdı ben cevap verdim, onlar yazdı ben cevap verdim. Hatta bir defasında saatlerce yazı yazdığımı hatırlarım, parmaklarım ağrıyana kadar… Çünkü bir şey yazmam ya da bir şeyler okumam lazımdı. Çünkü aklının içini boş bırakmak demek 35 yaşında hüngür hüngür ağlamak demekti. Beyan etmek isterim ki 35 yaşında bir adam ağlıyorsa, gönlünün içinde kanayan taptaze bir yarası vardır. Ailemle haftada bir yapılan telefon görüşmelerini hem dört gözle bekleyip hem de istemiyordum çünkü telefonlarda hep hıçkırıklar duyuluyordu. Özellikle çocuklarımın telefonda baba deyip sessiz kaldıkları o 3 saniyelik sürede yaşlandım ben. Kokusunu içine çeke çeke sarılmak varken, elim kolum bağlı oturmak kadar güçsüz kılan bir şey daha yaşamadım 35 yıldır. Neden, çünkü babayım ben. Görüşe geldiğinde eşimin gözlerinin içindeki o hasreti betimlemeyi çok isterdim. O çaresizliği buraya yazıp da içimden atabilmeyi çok isterdim inanın. Fakat ancak bu kadarına yetiyor mürekkebim. Bu yazıyı tam beşinci ayımı doldurduğum günde yazıyorum, bütün mektuplara cevap verdikten sonra aldım elime kalemi tekrar. Fakat şu an uyumalıyım çünkü sabah sayım var.
Heyhat, özgürlük! Ne muazzam bir şeysin sen.
Not: Bu yazıyı yazdıktan tam iki ay sonra gardiyandan evvela ismimi sonra tahliye kelimesin işittim. Ben çocuklarıma doya doya sarılmaya gidiyorum. Zira beraatıma karar kılınmış.
Sevgilerle, Zehra Çelik
Not: Bu yazıyı yazdıktan tam iki ay sonra gardiyandan evvela ismimi sonra tahliye kelimesin işittim. Ben çocuklarıma doya doya sarılmaya gidiyorum. Zira beraatıma karar kılınmış.
Sevgilerle, Zehra Çelik
4 Temmuz 2019 Perşembe
Kütüphane 😊
Karşımdaki yapının çok eski olduğunu fark ettiğimde çoktan önüne gelmiştim bile. İçeriye girip, girişteki tabelayı okuduktan sonra içim öylesine huzurla doldu ki … ‘’Dünyanın En Eski Kütüphanesi!’’ içerisi alabildiğine kitap dolu ve kim bilir kaçar yıllık kitaplar. Belki el yazması da vardır. Bu düşünceler aklımdan geçerken içeride yoğun kitap kokusunu hissettim. İçeride alabildiğine kitap dolu ve o kitapların her birinin bilmem kaçar yıllık kokusu var. Hissedebiliyorsunuz öyle değil mi? Fakat o da ne? Dünyanın en eski kütüphanesi olmasına karşın, içeride toz kokusu yok. Kimin gücü yetiyor bunca kitabın tozunu almaya Allah aşkına? Koridor boyunca ilerledim. Koridorun sonunda kocaman bir salon vardı. Salonda bir tek ben vardım. Ortama ciddi bir sükûnet hâkimdi. Hayatım boyunca bu kadar çok kitabı bir arada görmediğimi fark edip hayran hayran kitapları incelemeye başladım. Ne kadar az okumuşum ben. Oysa ziyadesiyle okuduğumu düşünürdüm hep. Burada yaşlanabilirim diye düşündüm. Ne güzel olurdu. Türk Edebiyatı yazısını okudum uzaktan. Ve o yöne doğru yöneldim. Kutadgu Bilig’ ten tutun Fuzuli’ye Baki’ye kadar kitaplarla doluydu tüm raflar. Karşımda baş döndürücü bir güzellik vardı o anda. Biraz ilerleyince Recaizade Mahmut Ekremler mi dersin, Abdülhak Hamitler mi dersin dolup taşıyor kütüphane. Derken Cumhuriyet Dönemi eserleriyle karşılaştım. Yedi Meşaleciler ’den İkinci Yeni’ye kadar hepsinin kitaplarını gördüm. Hissediyorum, gözlerimin içi gülüyor. İncelemeye devam ediyorum, rafların birkaçı hariç hepsine isim verilmiş. O yöne doğru ilerledim istemsizce. Onları da inceleme fırsatı bulduğum için sevindim. Uzunca bir zaman onlara da göz gezdirdim. Mest olmuş bir şekilde isimsiz rafın önünden ayrılıyordum ki gözüme bir şey takıldı. Yanlış okuduğumu düşündüm ilk başta. Ama kitabı elime aldığımda nutkum tutuldu. Dakikalarca gözlerimi alamadım şaşkınlıktan. Zira kitabın üzerinde benim adım var. Kitabın ismi yok, fakat benim kitabımmış. Birinin bana şaka yaptığını düşündüm. Bu kitabı da matbaada basıp koymuşlardır herhalde, diye düşünürken sayfalarını çevirdim. Çevirdikçe kendi satırlarımı okudum. ‘’Yapabilmişsin dedim.’’ kendime. ‘’Tebrikler.’’ Kocaman salonda mutluluktan tek başıma ağlarken ötelerden bir tartışma sesi geldi. Kalabalık bir grup hararetle bir şeyler tartışıyorlardı. Kendi kitabımı rafa koyup sesin geldiği yöne doğru iki adım attım. Sonra dönüp gözüm yaşlarla doluyken tebessüm ettim isimsiz kitabıma. Sesler gittikçe artmaya başladı. O yöne doğru yürümeye başladım. Seslerin ilerideki salondan geldiğini fark edip o salona doğru yöneldim. Kapıyı açtığım zaman karşımdaki manzara beni benden alıp götürdü başka diyarlara. Bu kadarı da olamaz dedim kendime. Türk ve Dünya Edebiyatı’nın tüm yazarları ucu bucağı görünmeyen o salonda toplanmışlar, gruplar halinde bir şeyler tartışıyorlar. Sessizce girdim içeriye. Dostoyevski’yi gördüm, hararetle bir şeyler yazıyordu. Sonra karşılarda bir yerlerde Freud vardı, tıpkı kitaplarda bahsedildiği gibi purosunu yaktı ve Nietzsche ile konuşmaya devam etti. Ardından Türk Edebiyatı’nın Yedi Güzel Adam’ını gördüm. Yedisi de bir masaya oturmuşlar, Nuri Pakdil’i dinliyorlardı, her zamanki gibi. Tebessüm edip ilerledim. Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci, kafiyenin göz için mi kulak için mi olduğunu tartışıyordu. Güldüm geçtim yanlarından sessizce. Kafamı kaldırıp çok uzaklara baktım. İleride Sabahattin Ali’yi gördüm. Tek başına oturmuş, bir şeyler yazıyordu. Onun yanına giderken hep tanıdığım yazarlarla karşılaştım. Hepsine tek tek göz gezdirerek, hızlanarak. Sabahattin Ali’nin yanına geldim. Kafasını kaldırmadan bir şeyler yazıp duruyordu. Karşısına oturup izlemeye başladım. Orada ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Ama tam kalkıp gitmek üzereyken, kalemini bıraktı ve bana bakıp gülümsedi, yuvarlak gözlüklerinin altından. Bende ona tebessüm edince, elindeki kağıdı bana uzattı. Aldım okudum hemen. Orada ne yazdığını söylemeyeceğim. Bu onunla aramızda bir sır olarak kalacak sonsuza kadar. Bir kez daha anladım, ‘’Ben edebiyattan ibaretim.’’ dedi ve hikâyesine bir son verdi gizli ses ve ekran karardı.
Kafka’nın bu sözüyle son buldu sinema filmi. Hayretler içinde kaldım 1-2 dakika boyunca. Işıklar yandı, izleyicilerin dışarısı çıkmasını bekliyordum. Ta ki sinema salonunda tek izleyici olduğumu idrak edene dek! Baktım gelen giden yok, tam salondan çıkacakken dergide çalışan arkadaşlarım balonlarla, pastalarla, alkış ve iyi ki doğdun naralarıyla durdurdular beni. Neye uğradığımı şaşırmış vaziyette kalakaldım sinema salonunun ortasında. İzletilen kısa filmde onların hediyesi olmalıydı. Bir derginin editörüne de ancak böyle bir hediye almak yakışırdı zaten. İşimin zarifliğine, arkadaşlarıma; kurduğum hayali bana en azından bir kısa filmle yaşatmış oldukları için minnettarım.
20 Haziran 2019 Perşembe
Acilen Bir Şeyler Yazmam Lazım Ama ...
Sabahın beş buçuğu, adını bilmediğim bir sahilde yalnız başıma oturuyorum. Gün henüz ağarmadı. Acilen bir şeyler yazmam lazım. Çünkü içimdekileri ortalıklara dökmezsem iyice darmadağın olacağım. Derin bir nefes alıyorum. Henüz ağarmamış olan gün, içime dolup dolup taşıyor. Huzuru hissediyorum. Saat 05.40. Acilen bir şeyler yazmam lazım ama beceremiyorum, içimi dökemiyorum kağıda iyi mi? Bu saatlerde çok sakin oluyormuş burası, oysa gündüzleri insan kaynıyor. İnsanların yoğun olduğu ortamları sevmediğimi fark ediyorum. Kalabalık ortamların beni ne kadar boğduğunu hissediyorum o an. Ve kendimi, kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi tahayyül ediyorum. Ne de çok uzaklaşmışım insanlardan… Son 2 yıl ne kadar da değiştirmiş beni. Nitekim bulunduğum yer bunu da fark etmeme sebep oluyor. Rüzgar esiyor hafif hafif. Hep sevmişimdir zaten rüzgarı, bana ilham vermiştir her daim. Saat 06.00. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat ellerim kalem dahi tutamıyor. Zira kafamın içinde dönen kırk tilki yüzünden kağıda odaklanamıyorum. Sait Faik’in bir sözü geliyor o an aklıma. ‘’Yazmasaydım, delirecektim.’’ Yaşadıklarımı düşünüyorum, en mutlu anılarım, yaşadığım çaresizlikler bilfiil gözlerimin önünden geçip gidiyor. Kendimi seyretmiş gibi olup hafif bir tebessüm ediyorum. Bu film şeridi mevzusunu hep sevmişimdir, insan düşünürken kendini ve anılarını seyrediyor gibi oluyor. Enteresan… Saat 06.10. Gökyüzü artık aydınlık, tıpkı kendi kendime kurduğum fakat en yakınımdakilerin bile bilmedikleri hayallerim gibi. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat beceremediğim için yırtıp atıyorum defterimdeki o sayfayı. Yazabilseydim ne değişik şeyler çıkardı oysa. Oturduğum sahilden bakabildiğim kadar uzağa bakıyorum, masmavi denizle göz göze geliyoruz. Derin bir nefes daha alıyorum. Aydınlanan gökyüzünü fark eden insanlar, bir bir sahile gelmeye başlıyorlar. Gürültüleri kulak tırmaladığı için buradan gitme kararı alıyorum. Dizlerimdeki defteri çantama koyup, yürüyorum sahilde. Ta ki uçsuz bucaksız kumsalda bende bir kum tanesi kadar kalana dek. Saat 06.30. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat sahili çoktan terk etmiş bulunduğumu fark ediyorum. ‘’Neyse’’ diyorum içimden. ‘’Belki daha sonra yine aynı sahile yolum düşer de yazabilirim.’’
Sevgilerle
Zehra ÇELİK
14 Haziran 2019 Cuma
Ölüm
İnsanoğlu denen meçhulün alışamayacağı bir acı yok derler. Hatta ölüme bile alışır diye eklerler sonuna. Çok sevdiğin ve zamanında bir şeyler paylaştığın biri artık yok ve işin enteresan tarafı bir daha da olmayacak. Bir daha birlikte yemek yiyememek, hasbihal edememek, sesini duyamamak… Ölüm kavramını gerçekten anlayıp idrak ettiğim zamanlarda içime bir ürperti gelir. Sevdiğim birinin aniden ortadan kaybolması ve bir daha hiç olmayacak oluşu kalbimde incecik bir sızıya sebep oluyor. Zaman diyor insanlar. İnsanın zamanla alışamayacağı hiçbir şey yoktur diyorlar. Acıyı asla ortadan kaldırıp atamaz ama varlığına alıştırır. Çok ürkütücü bir şey bu. Ama aynı zamanda acıya alışıyor olmanın, kuvvetli bir değeri olduğunu düşünüyorum. Zira ilk günkü gibi kalsa, insan aklını oynatır. Anılarının tümü onunla birlikte tazeliğini yitiriyor. Zamanla değişiyorsun, belki pişmanlıkların ortaya çıkıyor, belki iyikilerin. Kim bilir? Ama zamanla değişiyorsun, buna eminim. Çünkü kalpteki sızı, insanı çok değiştiriyor. Belki olman gereken insan oluyorsun üzülürken, belki olgunlaşıyorsun. Bunun sebeb-i hikmeti nedir bilinmez. Fakat kalpteki acının insanı bambaşka bir insan yaptığı kanaatindeyim. Neler değişir biliyor musunuz? Ya kızgın bir ateş gibi oluyor insanı kalbi, ya da hiçbir şeye aldırış etmeyen, her şeyden elini eteğini çekmiş gibi umursamaz bir tavırla yaşamaya devam ediyor. Giden gittikten sonra her şey devam ediyor aynı şekilde evet ama bir şeyler hep eksik kalıyor insanın içinde. Velhasıl-ı kelam, ölüm… Belki de milyarlarca tanımı yapılabilecek fakat aynı zamanda milyarlarca insana aynı hiçliği, aynı boşluğu hissettirebilecek tüm dünya insanlarının ortak acısı. Bu acının unutulabileceğini katiyen düşünmüyorum, bu acıya yalnızca alışılır. Onunla yaşamayı öğrenirsin, kabullenerek. Bu acıyla olabildiğince geç tanışmak temennisiyle…
Sevgilerle
Zehra ÇELİK
29 Mayıs 2019 Çarşamba
"Şans" Kavramının Çürümesi
Şansının hiçbir zaman onunla beraber olmadığı düşüncesini bu yaşına kadar aklından çıkarmamış. Öğrenilmiş çaresizlik misali, kabullenmiş ve savaşmaktan vazgeçmiş. Elini neye atsa, nihayete ulaşamayıp hayal kırıklığına uğramış... Üzücü ve yorucu bir duygu -durum olsa gerek. İnsanlar niçin hayatta tüm şanssızlıkların yalnızca kendi başına geldiğini düşünür ki zaten. Tüm kötü olayları bir paratoner gibi, sadece kendisinin yaşadığını düşünür insan. Hâlbuki bilmez ki hepimiz aynı hayatın yorgunuyuz. Bilmez ki hepimiz için şanssızlıklar var ve hiç kimsenin hayatı her zaman yolunda gitmez. Zaman zaman hepimizin önüne taşlar çıkar ve bizler bunu şanssızlık olarak atfedip, sorumluluklarımızdan kaçamayız. Fikrimce şans diye bir şey yok. Ben onun varlığına inanmıyorum. Çünkü iyi bilirim ki; insan kainatın hem en güçsüz, hemde en güçlü varlığıdır. Yalnızca yorgun düştüğü zaman, şansının yaver gitmediğini söyler o kadar. İnsanoğlu denen meçhul; başaramadığı şeylere bahane bulmayı, onlara tek tek şanssızlıklarım demeyi çok sever. Çok enteresan ... Bilmez ki başarısızlığı da, başarıyı kabullendiği gibi kabullense daha çok güçleneceğini... Fikrimce; ''Doğrusuyla yanlışıyla bu hayat benim ve bunu kabul ediyorum.'' diyebilen kazanacak. Korkusu olmayacak çünkü. Başarının yanında başarısızlığı da göğüsleyebilen insan, hayatında şans kelimesine yer verir mi? Hayır dediğinizi duyar gibiyim :) O halde bahaneler geride kalsın. Keşkeler, şanssızlıklar... Hepsi tek tek geride kalsın, boşverin. İleri doğru bakılmalı. Demir gibi kuvvetli bir iradeye sahip olarak, ilerleyebilmenin bir yolu mutlak suretle bulunmalı. Yerinde saymak insana yakışan bir davranış değildir çünkü. İnsana düştüğü zaman kalkmak yakışır, yeniden deneyip yeniden yenilmeyi kabul etmek yakışır.Ama pes edip bırakmak tasvip edilen davranış değildir. Zira güçlü olan, savaşmayı seçen tarafa her zaman büyülü gözlerle bakmışımdır. Güçlü olup, güçlü kalmak temennisiyle…
Sevgilerle
Zehra ÇELİK
7 Mayıs 2019 Salı
İnsan İnsanın Yurdu Olsun
Evde her şey seyrinde gidiyordu. Gayet keyifli çay içiyorken önüme eskaza bir haber denk geldi. Anlamsızca kulak kesildim. Takriben 25'li yaşlarda bir genç, uyuşturucu bağımlısı. Yanlış hatırlamıyorsam evde uyuşturucu imalatından dolayı yangın çıkmış ve annesinin ölümüne sebep olmuş bir genç. Haberlere düşmüş. Haber ekibi şahısla röportaj yapmak üzere kaldığı eve gitti.Sansür yok, gencin yüzü ve özellikle bakışları içler acısı. Dikkatimi çekti dinlemeye başladım. Spiker sordu, genç yanıtlıyor. Uyuşturucuya nasıl başladığını, neden başladığını, nasıl bu hale geldiğini her şeyi bir bir anlattı. Sonra spiker;
'' Pişman mısın?'' diye sordu. Duyduğum cevap karşısında dondum kaldım. ''Sen ne diyorsun abi, ben çaresizlikten bu evde kendimi cayır cayır yakmayı düşündüm.'' Empati kurmaya çalıştım. Hepimizin çok zor zamanları illaki olmuştur. Herkes zaman zaman kendini çok çaresiz hissetmiştir, eminim. Ama bir insanın kendini cayır cayır yakmak isteyeceği kadar çaresiz kalması, acını çok farklı bir boyutu olsa gerek. O çocuk bu cümleyi kurarken neler hissetti kim bilir, düşünebiliyor musunuz? Çaresizliğin, üzüntünün ama en kötüsü pişmanlığın had safhada olduğu bir insan. Kim bilir ne kadar yanmıştır canı. Odaklandığım nokta tamamen, pişmanlığını izah edişi. Bu dünyadaki bütün umutlardan, bütün mutluluklardan elini eteğini çekmiş. Ve yalnızca ölmeyi bekleyen bir insan. Suçu, sorunu,sebebi, bunların hiçbiri gözümde ehemmiyet taşımıyor. Yalnızca bu kadar umutsuz olabilecek kadar ne yaşadı merak ediyorum. Çünkü insanoğlu dibi de görse hayata iki elle tutunabilen bir varlık. Keza ölüme bile zamanla alışıyor olması bunun en büyük örneği diye düşünüyorum. Hayata herhangi bir yerden,olaydan veya insandan tutunabilecek kadar gücü her zaman içinde taşıyan bir varlık insan. Bu gücün bile tükenip umarsızca ölümün beklenmesi hayretler edici bir durum. O an yalnızca, insan ruhunu tahlil edebilecek kadar güçlü bir donanımım olmasını ve o çocukla konuşmayı çok isterdim. Suçlamadan, yalnızca dinleyerek bu hayata dair bir umudun her zaman varolduğunu aşılayabilmeyi çok ama çok isterdim. Bütün hayatında yeniden çiçekler açtırmayı, onu yeniden hayata kazandırmayı çok isterdim . İşte bu yüzden psikoloji okumak benim için büyük önem taşıyor. Yeterli donanıma sahip olduktan sonra, insanların hayatında dönüm noktası olabilmek çok kutsal bir şey olsa gerek. İnsan insanın kurdudur derler ama biz insan insanın yurdudur cümlesiyle yaşayalım ki umut olabilelim. Sevgilerle ZEHRA ÇELİK
'' Pişman mısın?'' diye sordu. Duyduğum cevap karşısında dondum kaldım. ''Sen ne diyorsun abi, ben çaresizlikten bu evde kendimi cayır cayır yakmayı düşündüm.'' Empati kurmaya çalıştım. Hepimizin çok zor zamanları illaki olmuştur. Herkes zaman zaman kendini çok çaresiz hissetmiştir, eminim. Ama bir insanın kendini cayır cayır yakmak isteyeceği kadar çaresiz kalması, acını çok farklı bir boyutu olsa gerek. O çocuk bu cümleyi kurarken neler hissetti kim bilir, düşünebiliyor musunuz? Çaresizliğin, üzüntünün ama en kötüsü pişmanlığın had safhada olduğu bir insan. Kim bilir ne kadar yanmıştır canı. Odaklandığım nokta tamamen, pişmanlığını izah edişi. Bu dünyadaki bütün umutlardan, bütün mutluluklardan elini eteğini çekmiş. Ve yalnızca ölmeyi bekleyen bir insan. Suçu, sorunu,sebebi, bunların hiçbiri gözümde ehemmiyet taşımıyor. Yalnızca bu kadar umutsuz olabilecek kadar ne yaşadı merak ediyorum. Çünkü insanoğlu dibi de görse hayata iki elle tutunabilen bir varlık. Keza ölüme bile zamanla alışıyor olması bunun en büyük örneği diye düşünüyorum. Hayata herhangi bir yerden,olaydan veya insandan tutunabilecek kadar gücü her zaman içinde taşıyan bir varlık insan. Bu gücün bile tükenip umarsızca ölümün beklenmesi hayretler edici bir durum. O an yalnızca, insan ruhunu tahlil edebilecek kadar güçlü bir donanımım olmasını ve o çocukla konuşmayı çok isterdim. Suçlamadan, yalnızca dinleyerek bu hayata dair bir umudun her zaman varolduğunu aşılayabilmeyi çok ama çok isterdim. Bütün hayatında yeniden çiçekler açtırmayı, onu yeniden hayata kazandırmayı çok isterdim . İşte bu yüzden psikoloji okumak benim için büyük önem taşıyor. Yeterli donanıma sahip olduktan sonra, insanların hayatında dönüm noktası olabilmek çok kutsal bir şey olsa gerek. İnsan insanın kurdudur derler ama biz insan insanın yurdudur cümlesiyle yaşayalım ki umut olabilelim. Sevgilerle ZEHRA ÇELİK
18 Nisan 2019 Perşembe
Gerçek Gibiydi ...
1945’ler sabahıydı yanılmıyorsam, 1945’ler İstanbul’u. Mevsimlerden ilkbahar… O gün hayatımın en özel ve en anlamlı günüydü. Hala ne hissettiğimi dün gibi hatıramda muhafaza ediyorum. Dergide işler yolunda gitmediğinden canım hayli sıkkındı. Pazar pazar evde oturup canımı daha çok sıkmamak için attım kendimi dışarıya. Üsküdar bir başkadır benim gözümde, İstanbul’un gözbebeği gibi gelir her daim. Ne zaman üzülsem, kendimi Üsküdar Sahili’nde bulurdum. Nitekim bu sefer de öyle oldu. İş hayatımı sorgulayıp, kendime bahaneler üretmeye çalışıyordum ki, karşımda siması çok tanıdık bir siluet belirdi. Bu kişi daha evvel hikâye ve romanlarını defalarca kez okuduğum, üstelik her okuyuşumda kitabın yeni yeni manalarını keşfettiğim, kendisini biricik yazar diye atfettiğim, satırlarında kendi hayatımdan izlere sık sık rastladığım en sevdiğim yazardı. Sabahattin ALİ… Döneminde yüksek ses getiren sağlam bir kalem. Tüm kitaplarını okudum. Sonunu bilmeme rağmen heyecanını hiç yitirmeyen, kalemi çok kuvvetli bir yazar… Ne kadar methiyeler düzersem düzeyim, yine de yetmeyecek. Hemen kafamı toplayıp selam verdim ve selamımı aldı. ‘’Buyurmaz mısınız?’’ dedim, sahildeki oturduğum yeri göstererek. Yuvarlak gözlüklerinin altından tatlı bir tebessüm ederek teşrif etti. Ben, ‘’Merhabalar efendim, ben Zehra.’’ diye muhabbet açacakken bana kim olduğumu bildiğini söyledi. Bakakaldım öylece. Türk Edebiyatı’nın kendimce en mükemmeli olarak atfettiğim yazar, beni tanıyordu. İnanılacak gibi değil. Nerden tanıdığını sordum yüzümdeki şaşkın ifadeyi yitirmeden. Bana, ‘’Kendi okuyucumu nerede görsem tanırım, beni ne kadar çok sevdiğinizi, niçin sevdiğinizi, hangi kitabımı kaç defa okuduğunuzu emin olmamakla beraber tahmin edebiliyorum.’’ dedi. Şaşkınlık yerini fevkalade bir sevince bıraktı. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sının okunurken ne hissedildiğini biliyordu. Madonna’da geçen şu cümle, konuşma sürdükçe ürpertici bir güzelliğe büründü gözlerimde. Diyordu ki; ‘’Bu sıralarda insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.’’ Biliyorum ki, bu satırların hiçbiri hissedilmeden yazılmamış. Âşık olduğu zaman tüm hücreleriyle hissetmiş bunu, belli. Yahut üzülüp hayal kırıklığına uğradığında bunu satırlara öylesine işlemiş ki karşı taraf bunu kitabın içinden idrak edebiliyor. Bütün bunları o Üsküdar Sahili’nde uzun uzun anlattı. Sadece yüzüne bakarak dinledim, saatlerce… Bu hayat çok yıpratmış onu, cümlelerin bazılarında onu okuyabildim. Bunları anlattıktan sonra bana da birkaç tavsiyede bulundu. ‘’Daha çok oku Zehra, her şeyi oku. Ve muhakkak kendi kütüphaneni oluştur.’’ Daha sonra gitmeye yeltendi. Gitmesini hiç istemiyordum. Daha çok dinlemek istiyordum fakat yine konuşabileceğimizi ve bunun bir ayrılık olmadığını söyledi. Sabahattin Ali gitti, giderken arkasını dönüp yuvarlak gözlüklerinin altındaki tebessümüyle el salladı. Arkasından ne kadar süre bakakaldığımı hatırlamıyorum. Derken, gözlerimden üç beş damla süzülen yaş, aslında uykuda olduğuma inandırıp, gerçeğe artık dönmeme sebep oldu. Yaşları silerken, Üsküdar Sahili’nde değil de rüyada olduğumu idrak ettim. Ne üzücü! Bütün bu olanların bir rüya olduğu gerçeğiyle baş başa kalıp tavana baktım uzunca bir süre. ‘‘Keşke.’’ dedim derin bir nefes alıp, ‘‘Keşke gerçek olsaydın.’’ Acaba sahiden okundukça hissediyor olabilir mi? Bana öyle söyledi o çok gerçek gibi olan rüyamda. 2019 ‘da hala 1943 senesinde basılan bir kitap okunabiliyorsa, bu onun ölümsüz bir yazar olduğu anlamına gelmez mi? Bence ne zaman birisi onun kitabını okusa o bunu biliyor ve yine o yuvarlak gözlüklerinin altından çok samimi bir tebessüm ediyor. Bu dünyadan bir Sabahattin Ali geçti. İyi ki… Şu an bu yazıya gülümsediğini dahi tahayyül edebiliyorum. Umut ediyorum ki daha çok okunsun Yusuf ve Muazzez’i, daha çok okunsun Ömer ve Macide’si… Ama en çok Maria Puder’le Raif Efendi’si… Sevgilerle Zehra Çelik
14 Nisan 2019 Pazar
Bence okumak 😊
Kaç saattir burada olduğum, kaç saattir okuduğum hakkında hiçbir fikir yürütemez oldum. İnsan okurken, zamanın farkında olamıyor. Zaten insan yalnızca kitap okurken unutuyor çevresindekileri. Okumanın soyutlanmak olduğuna inanıyorum. Çevredeki çoğu insana kendini kapatmak gibi. Bunun farkında olarak buna devam etmekte ciddi bir risktir bence. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve sürekli iletişim içinde olması gerekir ki derdini anlatabilsin. Fikrimce okumanın, her şeyi okumanın zararı budur. Bilemiyorum, belki de en büyük yararı... Okuyan insan diğer insanlara nazaran hayata bambaşka bir perspektiften bakar. Herkesten farklı görür. Yeni bir kitap bitirdikçe kelimeler ve cümleler çok farklı bir âleme geçer. Hayal dünyanızda olan olaylardan dolayı diliniz tutuluverir. Ayrıca okumak, sorgulamak dünyasına da kapılarını tamamen açar. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar irdeleme kuvveti bulur insan, en derinliklerinde. Günlük hayatta kullandığı kelimeleri bile değişir insanın. Bazen misafir olduğu romanda kendini dünyanın en güçlü insanı olarak hisseder. Fakat gelgelelim başka kitabın derinine indi mi sanki dünya başına yıkılmışçasına feryat figan. Aynı insandan bahsediyorum, dikkatinizi çekerim. Böyle bir kuvvet vermekte işte okumak. İnsanı daha çok insanlaştıran, körelmiş olan empati duygusunun pekişmesine ciddi ölçüde katkıda bulunan bir olaydır diye tasavvur edebiliyorum. Yıllar evvel yaşamış olan insanların hayatlarına misafir olarak, o zamanın şartlarında hayat mücadelesi nasıl verilmiş görebilmek ancak ve ancak okuyarak yapılabilir zaten. Çok sevdiğim ve defalarca kez okuma fırsatı bulduğum bir roman vardı. Kitabı ilk bitirdiğim zaman günlerce avare gibi gezdim. Öyle çok etkisi altına almıştı ki beni, bunu kelimelerle izah edebilmem mümkün değil. Enteresan bir saptamam daha mevcuttur ki, layığıyla okudukça yalnızlaşmak istiyor insan. Geçmiş zamanla şimdiki zamanı mukayese ediyor ve anlaşılmadığını düşünüyor. Anlaşılmadığına inandıkça da açıklama gereğinde bulunmuyor etrafına. Ve bu şekilde yalnızlaşıyor. Gariptir ki, bu yalnızlaşma da enteresan bir keyif vermekte okura. Mevzu bahis kitaplar ve okumak olunca, bazı şeyleri mantık çerçevesinde düşünmek bir sonuca varmaya engel olur. O yüzden yalnızca ve yalnızca okuyup okutalım derim. Çünkü mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor. Sevgilerle Zehra ÇELİK