Bu yazıyı cezaevinden yazıyorum. Haberimin dahi olmadığı bir suça destek olduğumdan dolayı 15 yıllık meslek hayatıma son verip içeri aldılar. Hayatım boyunca dört duvarın arasında olmak nasıl bir duygu aklımdan bile geçirmemişken şu an dört duvar arasındayım ve belki de buradan hiç çıkamayacağım. Hayatımda daha çaresiz ve korku dolu bir gün daha yaşadığımı hatırlamıyorum. Ranzaya oturup saatlerce duvarı seyretmenin, hiçbir şey yapmadan sadece düşünmenin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti günlerce. İnsana hasret kaldım, gökyüzüne, toprağa hasret kaldım. Burada olmak çok zor fakat çocuklarımın gömleklerime sarılıp uyuduklarını bilmek daha zor geldi. Duvarların üstüme üstüme gelmesini nasıl yeneceğimi bilmiyorum. Bugün burada beşinci ayımı doldurdum. Tam beş aydır aldığım nefes bile zoruma gidiyor. Yıllarca bu ülkeye çalışmış bir vatandaş olarak, suçlu damgası yemek daha çok zoruma gidiyor. Hangisiyle başa çıkacağımı bilemiyorum. Gücüm tamamen tükenmek üzere. Gündüz hatıralar, gece ise rüyalar peşimi bırakmıyor. Oysa bu yaşıma dek her zaman içi içine sığmayan küçük bir çocuk gibiydim ben. Cezaevindeki insan en ufak bir nağme duymayagörsün, hemen gözleri dolarmış. Nitekim türkülere dayanamaz oldum. Paylaşmak istediğim bir şey daha var. Cezaevinde kaldığım süre boyunca en büyük mutluluğum, neredeyse her gün ayrı kişilerden mektup almam oldu. Ailedeki en küçükten en büyüğüne kadar herkesten mektup alıyor olmak, gardiyanın her gün ismimi okuması her zaman en büyük desteğim oldu. Onlar yazdı ben cevap verdim, onlar yazdı ben cevap verdim. Hatta bir defasında saatlerce yazı yazdığımı hatırlarım, parmaklarım ağrıyana kadar… Çünkü bir şey yazmam ya da bir şeyler okumam lazımdı. Çünkü aklının içini boş bırakmak demek 35 yaşında hüngür hüngür ağlamak demekti. Beyan etmek isterim ki 35 yaşında bir adam ağlıyorsa, gönlünün içinde kanayan taptaze bir yarası vardır. Ailemle haftada bir yapılan telefon görüşmelerini hem dört gözle bekleyip hem de istemiyordum çünkü telefonlarda hep hıçkırıklar duyuluyordu. Özellikle çocuklarımın telefonda baba deyip sessiz kaldıkları o 3 saniyelik sürede yaşlandım ben. Kokusunu içine çeke çeke sarılmak varken, elim kolum bağlı oturmak kadar güçsüz kılan bir şey daha yaşamadım 35 yıldır. Neden, çünkü babayım ben. Görüşe geldiğinde eşimin gözlerinin içindeki o hasreti betimlemeyi çok isterdim. O çaresizliği buraya yazıp da içimden atabilmeyi çok isterdim inanın. Fakat ancak bu kadarına yetiyor mürekkebim. Bu yazıyı tam beşinci ayımı doldurduğum günde yazıyorum, bütün mektuplara cevap verdikten sonra aldım elime kalemi tekrar. Fakat şu an uyumalıyım çünkü sabah sayım var.
Heyhat, özgürlük! Ne muazzam bir şeysin sen.
Not: Bu yazıyı yazdıktan tam iki ay sonra gardiyandan evvela ismimi sonra tahliye kelimesin işittim. Ben çocuklarıma doya doya sarılmaya gidiyorum. Zira beraatıma karar kılınmış.
Sevgilerle, Zehra Çelik