18 Nisan 2019 Perşembe
Gerçek Gibiydi ...
1945’ler sabahıydı yanılmıyorsam, 1945’ler İstanbul’u. Mevsimlerden ilkbahar… O gün hayatımın en özel ve en anlamlı günüydü. Hala ne hissettiğimi dün gibi hatıramda muhafaza ediyorum. Dergide işler yolunda gitmediğinden canım hayli sıkkındı. Pazar pazar evde oturup canımı daha çok sıkmamak için attım kendimi dışarıya. Üsküdar bir başkadır benim gözümde, İstanbul’un gözbebeği gibi gelir her daim. Ne zaman üzülsem, kendimi Üsküdar Sahili’nde bulurdum. Nitekim bu sefer de öyle oldu. İş hayatımı sorgulayıp, kendime bahaneler üretmeye çalışıyordum ki, karşımda siması çok tanıdık bir siluet belirdi. Bu kişi daha evvel hikâye ve romanlarını defalarca kez okuduğum, üstelik her okuyuşumda kitabın yeni yeni manalarını keşfettiğim, kendisini biricik yazar diye atfettiğim, satırlarında kendi hayatımdan izlere sık sık rastladığım en sevdiğim yazardı. Sabahattin ALİ… Döneminde yüksek ses getiren sağlam bir kalem. Tüm kitaplarını okudum. Sonunu bilmeme rağmen heyecanını hiç yitirmeyen, kalemi çok kuvvetli bir yazar… Ne kadar methiyeler düzersem düzeyim, yine de yetmeyecek. Hemen kafamı toplayıp selam verdim ve selamımı aldı. ‘’Buyurmaz mısınız?’’ dedim, sahildeki oturduğum yeri göstererek. Yuvarlak gözlüklerinin altından tatlı bir tebessüm ederek teşrif etti. Ben, ‘’Merhabalar efendim, ben Zehra.’’ diye muhabbet açacakken bana kim olduğumu bildiğini söyledi. Bakakaldım öylece. Türk Edebiyatı’nın kendimce en mükemmeli olarak atfettiğim yazar, beni tanıyordu. İnanılacak gibi değil. Nerden tanıdığını sordum yüzümdeki şaşkın ifadeyi yitirmeden. Bana, ‘’Kendi okuyucumu nerede görsem tanırım, beni ne kadar çok sevdiğinizi, niçin sevdiğinizi, hangi kitabımı kaç defa okuduğunuzu emin olmamakla beraber tahmin edebiliyorum.’’ dedi. Şaşkınlık yerini fevkalade bir sevince bıraktı. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sının okunurken ne hissedildiğini biliyordu. Madonna’da geçen şu cümle, konuşma sürdükçe ürpertici bir güzelliğe büründü gözlerimde. Diyordu ki; ‘’Bu sıralarda insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.’’ Biliyorum ki, bu satırların hiçbiri hissedilmeden yazılmamış. Âşık olduğu zaman tüm hücreleriyle hissetmiş bunu, belli. Yahut üzülüp hayal kırıklığına uğradığında bunu satırlara öylesine işlemiş ki karşı taraf bunu kitabın içinden idrak edebiliyor. Bütün bunları o Üsküdar Sahili’nde uzun uzun anlattı. Sadece yüzüne bakarak dinledim, saatlerce… Bu hayat çok yıpratmış onu, cümlelerin bazılarında onu okuyabildim. Bunları anlattıktan sonra bana da birkaç tavsiyede bulundu. ‘’Daha çok oku Zehra, her şeyi oku. Ve muhakkak kendi kütüphaneni oluştur.’’ Daha sonra gitmeye yeltendi. Gitmesini hiç istemiyordum. Daha çok dinlemek istiyordum fakat yine konuşabileceğimizi ve bunun bir ayrılık olmadığını söyledi. Sabahattin Ali gitti, giderken arkasını dönüp yuvarlak gözlüklerinin altındaki tebessümüyle el salladı. Arkasından ne kadar süre bakakaldığımı hatırlamıyorum. Derken, gözlerimden üç beş damla süzülen yaş, aslında uykuda olduğuma inandırıp, gerçeğe artık dönmeme sebep oldu. Yaşları silerken, Üsküdar Sahili’nde değil de rüyada olduğumu idrak ettim. Ne üzücü! Bütün bu olanların bir rüya olduğu gerçeğiyle baş başa kalıp tavana baktım uzunca bir süre. ‘‘Keşke.’’ dedim derin bir nefes alıp, ‘‘Keşke gerçek olsaydın.’’ Acaba sahiden okundukça hissediyor olabilir mi? Bana öyle söyledi o çok gerçek gibi olan rüyamda. 2019 ‘da hala 1943 senesinde basılan bir kitap okunabiliyorsa, bu onun ölümsüz bir yazar olduğu anlamına gelmez mi? Bence ne zaman birisi onun kitabını okusa o bunu biliyor ve yine o yuvarlak gözlüklerinin altından çok samimi bir tebessüm ediyor. Bu dünyadan bir Sabahattin Ali geçti. İyi ki… Şu an bu yazıya gülümsediğini dahi tahayyül edebiliyorum. Umut ediyorum ki daha çok okunsun Yusuf ve Muazzez’i, daha çok okunsun Ömer ve Macide’si… Ama en çok Maria Puder’le Raif Efendi’si… Sevgilerle Zehra Çelik
14 Nisan 2019 Pazar
Bence okumak 😊
Kaç saattir burada olduğum, kaç saattir okuduğum hakkında hiçbir fikir yürütemez oldum. İnsan okurken, zamanın farkında olamıyor. Zaten insan yalnızca kitap okurken unutuyor çevresindekileri. Okumanın soyutlanmak olduğuna inanıyorum. Çevredeki çoğu insana kendini kapatmak gibi. Bunun farkında olarak buna devam etmekte ciddi bir risktir bence. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve sürekli iletişim içinde olması gerekir ki derdini anlatabilsin. Fikrimce okumanın, her şeyi okumanın zararı budur. Bilemiyorum, belki de en büyük yararı... Okuyan insan diğer insanlara nazaran hayata bambaşka bir perspektiften bakar. Herkesten farklı görür. Yeni bir kitap bitirdikçe kelimeler ve cümleler çok farklı bir âleme geçer. Hayal dünyanızda olan olaylardan dolayı diliniz tutuluverir. Ayrıca okumak, sorgulamak dünyasına da kapılarını tamamen açar. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar irdeleme kuvveti bulur insan, en derinliklerinde. Günlük hayatta kullandığı kelimeleri bile değişir insanın. Bazen misafir olduğu romanda kendini dünyanın en güçlü insanı olarak hisseder. Fakat gelgelelim başka kitabın derinine indi mi sanki dünya başına yıkılmışçasına feryat figan. Aynı insandan bahsediyorum, dikkatinizi çekerim. Böyle bir kuvvet vermekte işte okumak. İnsanı daha çok insanlaştıran, körelmiş olan empati duygusunun pekişmesine ciddi ölçüde katkıda bulunan bir olaydır diye tasavvur edebiliyorum. Yıllar evvel yaşamış olan insanların hayatlarına misafir olarak, o zamanın şartlarında hayat mücadelesi nasıl verilmiş görebilmek ancak ve ancak okuyarak yapılabilir zaten. Çok sevdiğim ve defalarca kez okuma fırsatı bulduğum bir roman vardı. Kitabı ilk bitirdiğim zaman günlerce avare gibi gezdim. Öyle çok etkisi altına almıştı ki beni, bunu kelimelerle izah edebilmem mümkün değil. Enteresan bir saptamam daha mevcuttur ki, layığıyla okudukça yalnızlaşmak istiyor insan. Geçmiş zamanla şimdiki zamanı mukayese ediyor ve anlaşılmadığını düşünüyor. Anlaşılmadığına inandıkça da açıklama gereğinde bulunmuyor etrafına. Ve bu şekilde yalnızlaşıyor. Gariptir ki, bu yalnızlaşma da enteresan bir keyif vermekte okura. Mevzu bahis kitaplar ve okumak olunca, bazı şeyleri mantık çerçevesinde düşünmek bir sonuca varmaya engel olur. O yüzden yalnızca ve yalnızca okuyup okutalım derim. Çünkü mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor. Sevgilerle Zehra ÇELİK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)