11 Ekim 2024 Cuma

SOSYAL ÇÜRÜDÜK

 

Son yaşanan olaylardan sonra en büyük silah, kalemdir diyerek dilim döndüğünce bir iki kelime etmeyi bir blog yazarı olarak kendime borç bilirim. Neredeyse son on gündür, ülkemiz mutsuzluktan kırılıyor. Hatta insanların hiç bu kadar umutsuz olduğuna şahit olmamıştım. Dile bile getirmek istemediğimiz cinayetler, hırsızlıklar, yaşamanın bu kadar zor olması hatta bu ay kirayı nasıl vereceğiz diye dertlenmeler bile insanı yeterince umutsuzluğa sürükledi. Ama son on gündür özellikle mutsuz bir ülke olduk. Şahsen bana sanki kıyametin kopuşuymuş gibi geliyor. Bu mutsuzluğa neler sebep olmuş olabilir diye bir sebep arıyorum umarsızca.

    Küçükten büyüğe ekrana kendimizi bu kadar maruz bırakmak, odak ve tahammül seviyelerimizin yerlerde sürünüyor oluşu, sosyal medyanın hayatımızın bu kadar merkezinde konumlanıyor oluşu şaşırtıcı. 26 yaşımda sanki yaşlı bir birey gibi konuşacağım ama öyle. Gerçekten sokakta oynayan çocuk sayısı azaldı. Ekranlar hayatımıza girdiği zaman çok masumdular ama şuan elimizdeki telefonlarda bütün dünyayı taşıyoruz. ABD’nin Florida eyaletinde yaşanan talihsiz olay Türkiye’nin herhangi bir köyüne dakikalar içerisinde ulaşıyor artık. Teknolojiyi kötülemiyorum ama hayatımızın bu denli içinde olması fazla can sıkıcı gelmeye başladı. Bilginin, eğlencenin yahut bir sevdiğine ulaşmanın bu kadar kolay oluşu; ulaştığımız o şeyin kıymetinden kıymetler götürüyor. Eskinin mektubuyla, şimdinin whatsapp uygulaması gibi düşünün. Bizlerde sabır vardı. Bizler bir şeye ulaşırken döktüğümüz alın terlerinden inanılmaz keyif alan bir toplumduk. Ama şuan durum öyle değil. Dakikalar, hatta saniyeler içinde herkesin ne yaptığına, ne yediğine içtiğine vakıf oluyoruz. Kafamızın içi çöplük gibi oldu. Doğru ya da yanlış, her şeyi okuyoruz. Her şeye aşina oluyor gözlerimiz. Söylediğim gibi akıllı telefonlar, tabletler evlerimize ilk girdiği zaman bu kadar tehlikeli değildi ama zaman geçtikçe bu durum değişmeye başladı. Türkiye kocaman, birbirinin tıpa tıp aynısı olan bir toplum oldu. Onda var bende de olsun diye diye birbirimizin aynısı oluverdik fark etmeden. Suç oranları inanılmaz derecede arttı, insanlar herkesin hayatını mükemmel olarak gördüğü için kendi hayatını başka hayatlarla mukayese ede ede tüketti kendilerini. Oysa herkes kendine özgüydü ülkemizde. Hoşgörülü bir ülkeydik. Kimsenin ne yediği ne içtiği ne giydiği bizi ilgilendirmezdi. Kocaman kutuplar oluştu mesela, sen bunu giyiyorsun, sen buraya gidiyorsun ayrımlarımız çıktı. Ülkenin en batısındaki amcanın başına gelen olaya, en doğusundaki amcanın içi yanardı. Şuan içimiz kararmasın diye haber bile dinleyemiyoruz. Biz birbirimizi severdik çünkü. Aslında koca bir ülke olarak aynı mahallenin çocukları gibiydik çünkü. Şimdi ise koca bir kaos var. Oysa biz aynı biziz. Sadece çağ değişiyor. Artık bir şeyler gerçekten değişiyor ve biz bütün bunların canlı şahidiyiz. Üzülerek bakıyorum artık her şeye. Hiç kimse mutlu değil. Herkes hayatının bir noktasında başka başka konulardan şikayetçi. Eskisi gibi olabilir miyiz bilmiyorum. En azından birbirimize saygı duymayı öğrenebiliriz. Daha fazla okuyabiliriz. Çünkü daha evvelden de defalarca dile geldiği gibi, mürekkebin kuruduğu yerde kan akar. Özümüze yeniden dönebilmek, özümüzü yeniden bulabilmek ümidiyle.

1 Ocak 2023 Pazar

BÜYÜLÜ KAPI

 

   Kendine ait odasında kitabını okuyordu. Odası küçüktü biraz. Pencere kenarında bazası olan bir yatak( bazalı olmasının nedeni okuduğu kitapları orada muhafaza etmekti.), tam karşısında ikinci el büyük bir kitaplık vardı. Kitaplık duvarı boydan boya kapatmıştı ve neredeyse bir kitap için bile boş yer yoktu. Bütün parasını kitaplarına harcardı çünkü. Daha önce dört defa okuduğu kitabını beşinci kez bitiriyordu, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için. Kitabın son sayfasını çevirdiğinde yere bir zarf düştü. Ben koymuşumdur diye düşündü ilk önce. Sonra devam etti okumaya. Ardından kitabı beşinci kez okumanın verdiği gururla sağa sola baktı. Ve yeni yakaladığı ayrıntıları not aldı. Zarf hala düştüğü yerde duruyordu. Eğilip aldı yerden ve açtı zarfı. İçinden çıkan bir mektuptu. Ama tek cümlelik, kimden geldiği belli olmayan hatta kitabının arasına kimin koyduğu da belli olmayan anonim bir mektup. ‘’ BU MEKTUP ELİNE GEÇER GEÇMEZ HEMEN KALK VE KİMSEYE BİR ŞEY SÖYLEMEDEN AŞAĞIDA YAZAN ADRESE GEL.’’ Kim bu? Ne var o adreste? Daha önce birkaç kez gittiği ufak bir sahafın adresi. Ara sıra gider kitaplar alır ve oturur bir bardak çay içerdi. Eski bir sahaftı işte. Ama kim tarafından ne ve sebeple çağırılıyordu.Bütün bu soruların cevabını bulmanın tek yolu oraya gitmekti. Acele davranıp üzerini değiştirdi. Evden çıkmak üzereyken son anda çantasına mektubu da atıverdi. Çok uzak değildi yürüyerek koyuldu yola. On beş dakika kadar yürüdükten sonra geldi. Karşısında duruyordu işte sahaf. Her zamanki gibi içeri girdi. Biraz dolaştı kitaplara baktı. Sanki o mektubu alan kendisi değilmiş gibi sakin sakin göz gezdirdi. Raflara dikkatle bakarken yanına tanımadığı biri yanaştı. Ve sadece ‘’Gel benimle.’’ dedi. Adamın yüzünü göremedi ama düştü arkasına. Sahafın içinde ilerledik biraz. Daha sonra son rafa geldiğimizde durduk. Adam bir kitabı yerinden kaldırdı ve önünde duran kocaman kitaplık hareket etmeye başladı. Arada küçük bir boşluk oluştu ve kahramanımızın içeri girmesini söyledi. Korkmuyordu. Bir kitapçıda başına ne gelebilirdi ki? İçerisi çok karanlıktı ama adam el fenerini yaktı ve biraz daha yürüdüler. Bu sırada sordu ;’’ Kimsin sen, nereye gidiyoruz?’’ cevap vermedi kimliği belirsiz kişi. Yürümeye devam etti. Karanlığın içinde biraz daha ilerledikten sonra bir kapının önüne geldiler. Kimliği belirsiz adam buradan sonra gelemeyeceğini ve yalnız devam etmesini söyledi. Kapıda kocaman sayılarla 2005 yazıyordu. Güç bela okudu ve daha sonra içeriye kulak kesildi. İçeriden kahkaha sesleri geliyordu. Yitirdi korkusunu bir anda. Kapının kolunu yavaşça çevirerek girdi içeriye. Fakat o da nesi? Baktıkları, gördükleri ancak izlediği filmlerde olabilirdi. Zira bu dünyada böyle şeylerin gerçekleşmesi kurallara aykırıydı. Ama karşısındaydı işte. Çocukluğu, çocukluğunu geçirdiği ev, annesi ve babası, kardeşleri hepsi oradaydı. Hatırlıyordu bu anı. Kardeşi hasta olduğu için pasta almıştı o gün babası. Gözleri doldu. Gitmek istiyordu. Sarılmak istiyordu geçmişine ama kıpırdarsa sanki her şey bozulacaktı. Gözlerini kırpmaktan men etti kendini. Konuşmalara dikkat kesildi. Günlük rutin konuşmalardı duydukları. Babasına matematik sınavından düşük aldığını söylüyordu annesi pastayı dilimlerken. Hatırlıyordu bu anı kahramanımız. Çünkü o gün,nedense o pastayla birlikte kazınmıştı hafızasına. Çikolatalıydı mesela pasta. Ya da mesela üzerindeki eteği, babasını  üzerindeki eski kot ceketi, sağ tarafta gürül gürül yanan sobanın sesini… Hepsini hatırlıyordu. Kahramanımızın tek istediği o anda kilitli kalmaktı. Ama sarılmak istiyordu. Annesine, babasına, kardeşlerinin küçüklüğüne ve kendisine. Bir anda koştu o tarafa doğru. Sonra kucakladı kardeşlerini. Ne kadar küçüklermiş diye iç geçirdi. Zamanın hızına küfürler savurdu içinden. Annesine babasına sımsıkı sarıldı. Bu sırada yatma vakitleri geldi kendisi ve kardeşlerinin üçü de hem annelerini hem babalarını öpüp odaya giderken kahramanımız küçük kendisiyle göz göze geldi. Çok ağladı, durduramıyordu gözyaşlarını. Ve son olarak kendisine de sarıldı. Sımsıkı sarıldı. Bırakmak istemedi hiç. Daha sonra o da gitti kardeşlerinin arkasından. Annesiyle babası kaldı sobalı odada iki kişi. Pastanın bulaşıkların kaldırdılar ve tek kelime konuşmadan onlar da gittiler odadan. Kahramanımız tek başına kaldı. Kalır kalmaz 2005 yazan kapının arkasında buluverdi kendini. Az evvel kendine refakat eden kimliği belirsiz kişi de ordaydı. Kahramanımız hiçbir şey söylemedi, sormadı. Kimliksiz kişinin de pek cevap vermeye niyeti yoktu zaten. Karanlıkta yürüdüler tekrar. Önce el fenerinin yeterince aydınlatamadığı karanlık koridordan, daha sonra da sahaftan çıktı. Yok olmuyordu, durmuyordu göz yaşları. Derinden bir nefes aldı ve yürümeye mecal buldu kalbinden. Biraz ilerledi daha sonra oturdu kaldırım taşına. Yeniden sövdü saydı zamana. Zamanın hızına. Ama bu sefer içinden değil. Daha sonra usul usul ağlamaya devam etti. Kalkmadı kahramanımız o kaldırımdan uzun bir süre…

23 Aralık 2022 Cuma

HİÇ ÖLMEK İSTEMEYEN ADAM

 

   Her sabah olduğu gibi oturdu daktilosunun başına Füruğ. Yazmak için can atıyordu ama yine de korkuyordu. Akşama kadar bir cümle dahi yazamadan masanın başında oturmaktan korkuyordu. Fakat bugün içinde ayrı bir ferahlık vardı. Dün yazar arkadaşlarıyla oturmak ona iyi gelmişti. Korku ve cesaretle birlikte otururuverdi masaya. Bugün sadece yazmak istiyordu. Parmaklarına ağrılar girene kadar yazmak … Sonra başladı hayallerini ortalık yere savurmaya. Tahayyül ettiği ne varsa odanın her yerini doldurmuştu. Küçük kağıtlara aldığı notları bir bir daktilo ediyordu. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Masanın üzerinde kupa bardaklar birikti. Geride ise yalnızca migreni tutan bir baş ve kan oturmuş bir çift göz kaldı.

   Pencereye gidip perdeyi araladığında havanın karardığını gördü. Buz gibi bir kış gecesiydi. Yürümek geldi içinden birden. Ortalığı öylece bırakıp üzerine bir şeyler alıp çıktı dışarı. Her yer bembeyazdı. Bir kahve aldı. Yürüdü, yürüdü ve yürüdü. Sokaklar bomboştu. Etrafa yalnızca birkaç köpek vardı. Ses yoktu. Gürültü yoktu. Yalnızca Füruğ ve kendisi vardı. Biraz daha yürüdükten sonra bir banka oturdu. Birkaç dakika geçmişti ki yanına sessizce birisi ilişiverdi. Bir sürü boş banka varken geldi ve oturdu tek kelime etmeden. Füruğ anlık olarak kafasını kaldırıp adamın yüzüne baktı. Daha sonra umursamadı. Birazdan kalkar gider diye düşündü. Havada hala sessizlik hakimken sessizliği bozan adam oldu. ‘’Merhaba’’ dedi.  Füruğ soru soran gözlerle ‘’Merhaba.’’ dedi. ‘’Beni tanımadın mı diye sordu adam. Füruğ bu sefer kafasını kaldırıp dikkatlice baktı adamın yüzüne. Ama çıkaramadı. ‘’Afedersiniz tanıyamadım, siz kimsiniz?’’ diyerek tanımadığı adamı tanımaya çalıştı. ‘’Beni siz yazdınız.’’ dedi adam. Füruğ bir deliyle sohbet ettiğini sandı başta, güldü ve tek kelime etmeden banktan kalkmaya yeltendi. Tam o sırada adam Füruğ’u bileğinden yakaladı ve ‘’Gerçekten beni siz yazdınız.’’ Fürüğ adamın gözlerinin içine ilk kez baktı ve geri oturdu. Hiçbir şey söylemeden bekledi. Biraz sonra adam konuşmayı sürdürdü. ‘’Size kırgınım sayın yazar, beni bu kadar mutsuz bir insan olarak yazdığınız için size kırgınım.’’ Füruğ ise hala inanmıyordu. Fakat adam tekrar konuşmaya başladığı zaman bugün Füruğ’un kağıda yazdığı hayatı anlattı. Dünyanın en çaresiz insanını yazmıştı Füruğ bugün. Şaşkınlığını gizleyemiyordu. Gözlerini kırpmadan adamın gözlerinin içine bakıyordu sadece. Daha dikkatlı baktığı zaman bugün kağıtlara betimlediği tipin yanında oturduğunu fark etti. Simsiyah gözleri olan saçları dağınık , siyah kabanlı genç bir adam. Evet evet bugün bunları betimlemişti. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez halde oturmaya devam etti. Adama sorular sormak istiyordu ama ne soracağını bilmiyordu. Adam tekrar konuşmaya başladı. ‘’Beni neden bu kadar mutsuz yazdınız, size çok kırgınım.’’ dedi. Füruğ yalnızca özür diledi adamdan ve devam etti;’’ Zaten güzel yazamıyorum. Siz de bana mutsuzluğunuzu dile getirerek bunu güzelce izah etmiş oldunuz.’’ Adam devam etti;’’ Diğer hikayelerinizi bilmem ama beni güzel yazmadınız. Size ve yazdıklarınıza göre bu akşam son kahvemi içip ilerdeki uçurumdan kendimi atmam gerekiyor. Fakat bu durum benim ruhuma çok aykırı. Hayatımı bu kadar zor yazan sizsiniz. Lütfen yakın beni yazdığınız kağıtları.’’ dedi. Füruğ cevap verdi; ‘’Yakamam kusura bakmayın bayım. Gidin ve hikayenin gereğini yapın.’’ adam; ‘’Ama ölmek istemiyorum.’’ dedi ve gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Füruğ ne yapacağını bilemedi. Ve dakikalarca yanında ağlayan adamı izledi. Adam ölmek istemediğini söyleyip duruyordu. Füruğ sordu;’’ Neden yaşamak istiyorsun ki, ölmesen ne yapacaksın? Adam gözyaşlarını sildi elleriyle. ‘’Orası size kalmış. Gidin ve yakın o kağıtları daha sonra beni daha güzel yazın. Bu sefer teşekkür etmek için gelirim yanınıza sayın yazar.’’ diye ekledi. Füruğ kendi betimlediği adama son kez uzunca bakıp kaktı banktan. Adam ise bakakaldı arkasından tek kelime edemeden. Daha sonra hikaye gereği uçuruma doğru ilerlemeye koyuldu. Füruğ bu sırada eve geri döndü ve yazdığı hikayeyi okudu. Böyle bir şeyin imkansız olduğunu düşünerek kağıdı masasına bırakarak mutfağa gitti. Birilerinin kendisine şaka yaptığını düşünüyordu. Kendisine bir şeyler hazırlamaya koyuldu. Bu sırada ismi olmayan adam uçurumun kenarındaydı. İçtiği kahvenin plastik bardağını attı önce uçurumdan. Bardağın izlediği yolu seyretti. Bu sırada Füruğ'u yazdığı hikayenin yanına iten anlamlandıramadığı bir his, hikayenin yanına tekrar götürdü. Yazdığı hikayeye son kez baktı ve elindeki çakmakla tutuşturdu kağıdı.  Uçurumun başında durup ölmeyi bekleyen adam ise birden ortadan kayboldu. Füruğ  ise daktilosuna yeni bir kağıt koyup aynı adamı yeniden yazmaya koyuldu. Yeni hikaye şöyle başlıyordu;

 Hiç ölmek istemeyen çok mutlu bir adam varmış ….

2 Kasım 2021 Salı

MERHABA GÜNEŞ

 


 Şehrin gürültüsünden çok uzakta, sanki kocaman bir ormanın içindeymiş gibi sessiz sakin, her zaman gıpta ile baktığım bir evimiz vardı. Çocukken her gün uyanır uyanmaz yemyeşil çimlerin üzerine yatıp, gözlerimi güneşe karşı ne kadar uzun tutabilirim acaba diye oyun oynardım kendi kendime.  Beş saniyeden daha uzun sürmezdi, yenilirdim güneşe. Kendimi bu bahçede, ağaçların arasında çok güvende hissederdim. Her sabah uyanır uyanmaz ağaçlarla çiçeklerle haşır neşir olmak beni çok mutlu ederdi. Öyle ki, zaman insanın kalbini sızlatacak kadar hızlı geçiyor. Bugün 36 yaşındayım. Ailemden bana kalan bu evi ve bahçeyi koruyabilmek için, gözüm gibi baktım yıllarca. 9 yaşında benimle aynı boy olan ağaçların çoğunun dalları şimdi gökyüzüne uzanıyor. Yıllar önce benim oyunlar oynadığım, koşturup terlediğim için annemi kızdırdığım bahçede, bugün kızım koşup oyunlar oynuyor. Bazen bende annem gibi kızıyorum kızıma. Ne de olsa her küçük kız anneliği annesinden öğrenir.

   Yıllar geçmiş, hayatımda pek çok şey değişmiş olsa bile, hala uyanır uyanmaz bahçeye iniyorum. Ama artık güneşle oyun oynamak için değil, yenilgiyi kabul ettim artık. Her sabah güneşi selamlamak için iniyorum bahçeye. Ben günün ilk kahvesini yudumlarken, güneş yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başlıyor. An be an takip ediyorum, yeryüzü yavaşça aydınlanıyor. Ve ben her gün bu mucizeye şahit olmak için can atıyorum. Gökyüzüne uzanan ağaçların, karanlıktan sıyrılma anı bana dünyanın en büyük mucizesiymiş gibi geliyor. Özellikle 9 yaşımda annem ve babamla birlikte diktiğimiz şeftali ağacından ayıramıyorum gözümü. Bütün şeftaliler yavaş yavaş uyanıyorlar ve birbirimizi seyrediyor gibi oluyoruz. Bundan olsa gerek, uzun yıllardır en sevdiğim meyve hep şeftali olmuştur. Çiçekleri de es geçmiyorum tabii ki. Şöyle derin bir nefes aldığım zaman bütün kokuların ciğerlerime kadar hissediyorum. Bu ağaçların ve çiçeklerin, insan yaşamını ne denli canlı tuttuğuna her zaman şahit olmuşumdur. Zira her sabah güneşin doğuşuyla birlikte yeniden doğduğumu hissediyorum. İnanılır gibi değil ama nefes aldıkça gençleşiyorum ben. Gündüzleri bu kadar huzurlu olduğu gibi geceleri de tarif edemeyeceğim kadar güzel oluyor bu ormanın içi. Nefes alıp verdikçe dolu dolu yaşadığımı hissediyorum. Cırcır böceğinin  harika şarkısının eşliğinde bahçeye inen o hafif rüzgar, vücudumla adeta bir dans halinde. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yıldızların aslında ne kadar büyülü olduklarını görüyorum. Sanki dünyanın en başarılı ressamının fırçasından çıkmış, en başarılı tablosu gibi. Alamıyorsunuz gözlerinizi ve seyrettikçe yaşamaya- dolu dolu yaşamaya-olan inancınız katlanarak artıyor. Her aldığım nefeste yaşadığımı hissediyorum. Acaba diyorum, ‘’Acaba benden sonra kızım da ben gibi bakacak mı buraya? Yoksa buradan taşınıp, şehrin gürültüsünün orta yerinde ağaçlardan çiçeklerden ve her gece usanmadan şarkısını söyleyen cırcır böceklerinden uzakta mı büyüyecek? Umarım kızım da burada yaşlanır.’’ diye geçiriyorum içimden. 

   Kafamın içinde bu düşünceler adeta bir tilki gibi dolaşıp dururken, güneş yeniden kendini göstermeye başlıyor. Bakın görüyorsunuz değil mi, karanlıkla vedalaşma anını? Gündüzle gecenin birbirine nöbet teslim eder gibi davrandığını görüyorsunuz değil mi? Şeftaliler yavaş yavaş uyanmaya başladı. Yine bir tanesiyle göz göze geldik. Ben artık gitsem iyi olacak. ‘’Merhaba Güneş’’

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Güneş Doğmadı

  "Her akşam yaptığım gibi o akşam da çayımı alıp bahçeye indim. Sessizlikte kitabın içine dalıp gidebilmek için. Saat on civarıydı. Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan da kitabımı okumaya koyuldum. İlk defa İskender Pala okumanın verdiği bir heyecan vardı içimde. Her zaman çok sevmişimdir yeni yazarlarla tanışmayı. Bugüne kadar hiç tanımadığım bir aklın içine girip, bambaşka fikirlerle bir masada oturmak gibi gelir bana. Bu yüzden daha fazla sabredemeyip, ilk sayfayı çevirip okumaya başladım. Yazar beni Osmanlı’nın Lale Devri zamanlarına götürdü. Muazzam bir bilinmezin içine sürüklendim kaldım ve işin garip tarafı, bu bilinmezlik inanılmaz tatlı geliyordu. Mayıs ayının ortalarında olduğumuz için hava çok ılıktı. Sizin anlayacağınız insanın tenini ipek gibi hissettiren bir hava. Derken bir an duraksadım, okuduklarımı sindirebilmek ve bir süre olan biteni ölçüp tartmak için. Ezkaza gözüm telefonuma çarptı ve saati gördü. Saat on ikiyi çeyrek geçiyordu. Zamanın ne ara bu kadar hızlı geçtiğine hayret ettim. Kendime yeni bir çay alıp okumaya devam ettim. Çünkü kitabın büyülü dünyası yakama yapıştı. Aklımı ve dahi düşüncelerimi rahat bırakmıyordu. Okudukça bilinmeyen bir yere sürükleniyordum, hayretler verici bir keyif alarak. Zaman ise çok hızlı geçiyordu. Bir anda ürpertici bir şekilde gece yarısında olduğumu fark ettim. Güneş bir iki saate doğacaktı. Gözlerim artık yaşarmaya başladığı için biraz dinlenmek istedim ve kitabı kenara koydum. Aklımda bir düşünceler silsilesi peyda oldu. Yaptıklarım, yapmadıklarım ve yapmak isteyip de yapamadıklarım… Kendimi en şanslı hissettiğim konuya değinince , uzun zamandır açmayı çok isteyip sonunda başardığım elli metrekarelik kitabevim geldi aklıma. Aslında kitabevi de değil, sahaf. Bütün kitaplarım ikinci el. Bunu bilinçli olarak böyle planladım. Çünkü eski kitapların insanları her zaman daha iyi hissettirdiğini düşünüyorum. Neticede hepsinin bir hikayesi var. Bir sürü elden geçmiş. Her okuyan farklı yerlerin altını çizmiş ve her okuyan farklı notlar almış. İkinci el kitapların hikayesi bana her zaman daha derin ve daha anlamlı gelmiştir. Bundan dolayı sahaf olma fikri eskiden bu yana içimi hep kıpır kıpır ederdi. Sonunda istediğim oldu ve ben sahaf oldum. Gözüm tekrar saate kaydı ve sabahın altısında olduğumu fark ettim fakat garip bir şey var çünkü güneş hala doğmamıştı. Etraf hala zifiri karanlıktı. Saatimin yanlış olduğunu düşünüp eve girdim ve diğer saatlere baktım. Ama bütün saatler altıyı gösteriyordu. İçimde bir korku oluştu o an. Ve hemen ev arkadaşımı uyandırmaya gittim. Başta latife yaptığımı düşünüp uyanmadı fakat sesimdeki korkuyu fark ettikten sonra o da benim gibi telaşlandı. Neler olduğunu öğrenmek için televizyonu açtık. Haber spikerleri bangır bangır güneşin doğmadığını ve bunun sebebinin ne olduğunun bilinmediğini söyledi. İkimizde garip, bakakaldık televizyona. Ailelerimizi aradık, onlarla konuştuk. Öyle ki aradığımız herkesin sesinde aynı telaş, aynı korku vardı. Biraz sakinleştikten sonra aklıma gelen ilk soru, ‘’Artık Güneş doğmayacak mı?’’ oldu. Daha sonra dünyanın sonunun geldiğini düşündüm. Ve bu bilinmezin içinde daha nice sorular… Bütün bu soruları düşünüp, kafamda kendimce cevaplar üretirken uyuyakalmışım. Tam yirmi dört saat sonra ev arkadaşımın sesiyle uyandım. ‘’Kalk bak Güneş doğdu.’’ diye neşeyle bağırıyordu. Kalkıp camdan dışarıya baktığımda her yer aydınlıktı. Bütün korkularım bir anda silindi gitti. Ailemi arayıp seslerini duydum. Biraz sohbet ettikten sonra ev arkadaşım kahvaltı için bana seslendi ve telefonu kapatıp neşeyle kahvaltı masasına geldim. Kahvaltıda Güneşin neden doğmadığı üzerinde biraz konuştuk ve tıpkı spikerlerin söylediği gibi sebebi hala belirsizdi. Daha sonra ise elime yeniden aldım kitabımı ve kaldığım yerden okumaya devam ettim." diye bitirdi kitabının son hikayesini Zeynep. Kitap biter bitmez ilk yaptığı şey kafasını gökyüzüne kaldırıp bakmak oldu. Güneşin tepede olduğunu görünce gülümsedi ve kitabını yanına koydu. Ve o  gün Güneş, Zeynep için yeryüzünü bir başka ısıttı. 

2 Aralık 2020 Çarşamba

Kitapçı ve Yazar

                                                                   

   ‘’Ben şu an bulunduğum konumdayken, dünyada hiç tanımadığım insanlar neler yapıyor acaba?’’ diye hep merak etmiştir sahaf Erdem Amca. Küçük bir dükkânın içinde sobasını yakıp sabahtan akşama kadar hem kitap okurdu, hem de bol bol düşünürdü. O gün sabahta dükkânını açıp sobasını yaktıktan sonra, sıcak çayını alıp kitabını okumaya başladı. Fakat düşünmekten kendini alıkoyamadığından olsa gerek, satırlar havada uçuşuyordu adeta. Kitabını koyup çayından bir yudum aldıktan sonra aklını kurcalayan düşüncelere yoğunlaşmaya başladı. ‘’Acaba dünyadaki diğer insanlar şu an ne yapıyorlardı?’’ Aç uyuyup aç uyanan çocukları düşündü. Cezaevinde dört duvar arasında delirmek üzere olan bir adamı düşündü daha sonra. Tam şu an kendisi küçük bir kitap dükkanında huzurla çayını yudumlarken, kendisi için geçen dakikalar başkası için de aynı hızla mı geçiyordu acaba? Yahut sevdiği birini toprağa vermiş biri, hala aynı hayatını yaşayabiliyor muydu? Yerdeki çakıl taşına bile hasret kalan mahkûmluk, aç uyuyup aç uyanmak, nasıl bir duygu diye geçirdi içinden. Empati kurmayı denedi ama başaramadı. Çünkü bazı insanların düşünmeye dahi tahammül edemediği şeyleri, bazı insanlar hayatının merkezinde yaşıyor. İçi ürperdi Erdem Amcanın. ‘’Acaba’’ dedi; ’’Kızıyor mudur aç uyanan çocuk, yemeğin kıymetini bilmeyenlere. Aklı savaş meydanına dönen Erdem Amca dalmış bir vaziyetteyken içeri bir müşteri girdi. Biraz kitaplıkların önünde dolaştı. Bir iki kitap kurcaladı ve çıktı dükkândan. Erdem Amca ise çayını tazeleyip aklının içindeki savaşa geri döndü. Tam bu sırada beynine ok gibi saplanan o düşünceyle karşılaştı. ‘’Şu an ben çayımı yudumlarken günlerdir yazdığı romanın sonunu getirmek için didinen bir yazar var mıdır acaba?’’ diye düşünürken, aklından atmak istedi romana son bulamayan yazarı ama başaramadı. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Erdem Amca saate baktığında üç saatin geçtiğini gördü. Daha sonra öğle yemeği için dükkânı kapatıp evine yürümeye başladı. Beş dakika kadar sonra evine vardı ve eşinin hazırladığı yemeği dalgın dalgın yemeye koyuldu. Yemekten sonra eşine ‘’Allah’a emanet ol.’’ dedi ve çıktı evden. Yeryüzü bembeyazdı. Ayaklarının altında ezilen kar seslerini dinleye dinleye yürüdü. Dükkânın önünde bekleyen birini gördü ve adımlarını hızlandırdı. Dükkânın önüne gelince otuz beşlerinde olan bu kadınla selamlaştılar. Kadının kızıl ve uzun saçları, kar beyazı kabanın üzerinde âdeta kan gibi göründü Erdem Amcaya. Daha sonra içeriye girip kitaplara bakmaya başladı kadın. Birkaç kitap ismi sordu, birkaç kitabın en arkasını okudu tebessümle. Dalgın dalgın dolaşırken Erdem Amca kadına, ‘’ Hayrola kızım, aradığını bulamadın mı?’’ diye sordu. Kadın gülümseyerek; ’’Alacaklarımı aldım aslında, fakat biraz dalgınım kusura bakmayın.’’ dedi. Erdem Amca, kendisi de aynı dertten muzdarip olduğu için sebebini sordu. ‘’Ben.’’ dedi kadın, ‘’Ben bir yazarım. Günlerdir üzerinde çalıştığım romanıma uygun sonu bulamıyorum. Bugün tam 189 gün oldu. Fakat kitabımı bir türlü tamamlayamıyorum. Sanırım uygun sonu bulamadığımdan taslak olarak kalacak, çok üzgünüm.’’ dedi. Erdem Amcanın eli ayağına dolaştı. Oldukça şaşkın bir şekilde yazar hanıma çay içip içmeyeceğini sordu ve bir çay doldurdu. Daha çok dinlemek istiyordu kadını. Öyle de oldu, çayını içerken bir yandan da tekrar anlatmaya başladı kadın.  ‘’Kendimi bildim bileli bir şeyler yazmaya çalışırım. İki tane romanım var fakat üçüncüyü ortaya çıkaramıyorum. Günlerce aynı şeyi düşündüm ama olmadı. Küçük bir kasabada, kendi halinde yaşayan yaşlı bir kitapçıyı hikaye etmeye çalışıyorum fakat henüz başarılı olamadım.’’ Erdem Amca hiçbir şey söylemeden yalnızca tebessüm ederek kadını dinledi. Kadın ise çayı bitince müsaade isteyerek alacağı kitapları aldı ve çıktı dükkandan. Biraz yürüdükten sonra arkasını döndü ve büyük bir zafer tebessümüyle yoluna devam etti. Nihayet romanını nasıl bitireceğine karar vermişti. Erdem Amca kitabına son bulamayan bir yazarın var olup olmadığını sorgularken, hikayede bahsi geçen yazar da Erdem Amcayı ve onun küçük  kitapçı dükkanını anlatıyormuş, ne garip … 

   Erdem Amca o gün, kafasının içindeki savaşı kazanmışçasına garip ve tatlı bir tebessümle indirdi kepenklerini. Ardından yine evinin yolunu tuttu buz gibi havada. 


                                                                                                                                             Sevgilerle, Zehra ÇELİK

8 Mayıs 2020 Cuma

Hayali Dergi

‘’İnsanların, sanatı kendi varlıklarını açıklamak için seçtiklerini düşünüyorum.’’ cümlesini ilke edinmiş yirmi beşlerinde bir genç kız, Vera ... İçindekileri dışa vurmayı hem istemiyor, hem de çok istiyor. İstemiyor çünkü sırları aşikar olacak, istiyor çünkü artık duygularını saklayamayacağının bilincinde. Hunharca kitap okuyor Vera. Gözlerinin acısını hissedene dek çıkmıyor o dünyadan. Kendini bir romanın –hatta en sevdiği romanın- içine hapsedip, kapağını sonsuza dek kapatıp rafa kaldırmak istiyor. Okumak istediği kitaplara ömrünün yetemeyecek oluşunu iyi bildiğinden de bir miktar hüzünlü. Çok okuyor ve okudukça ağırlaşıyor kafasının içi. Bundandır ki, bir yandan da elindeki kalemi sürekli konuşturuyor kağıda. Gece gündüz dinlemeden yazıyor. Sanki yazmasa başına bir felaket gelecekmişçesine, kağıt kalemle kavga edermişçesine yazıyor. Yazdıklarını da saklıyor. O yüzden odasının içinde yüzden fazla hikaye yaşıyor, duvarları şiir kokuyor adeta. Vera ise bu durumdan oldukça memnun. Yazdığı öyküleri çeşitli dergilerle paylaşıyor yirmi beşlerindeki genç kız. Birkaç dergi, bazı sayılarında yayımlasalar da sonradan ses seda yok. İletişim halinde olduğu dergilerden yalnızca biri her ay yayımlamak istiyor Vera’nın öykülerini. Hal böyle olunca özenerek sürekli yazmaya çalışıyor Vera. Bir ay, iki ay, üç, dört, beş ve altı ay boyunca her seferinde dergide kendine rastlıyor genç kız. Bir sonraki ay derginin yeni sayısını almak için bir kitapçıya gidiyor Vera. Dergiyi alıp, eve dönüp, sıcacık bir çay demlemek ve onunla sabahlamak hayaliyle giriyor kitapçıya. Kitapçı ise tanıdık, Erdem Amca… Kitapçıya derginin yeni sayısını almak istediğini söylüyor, fakat o da ne? Erdem Amca böyle bir derginin satışını hiç yapmadığını söylüyor. Vera ise bunu duyunca her yaşı için birer yıl şaşırmış hissediyor o an. Etti mi size yirmi beş yıllık şaşkınlık! Derginin adını bir daha söylüyor emin olmak için ama nafile. Erdem Amca inatla böyle bir derginin olmadığını söylüyor. Vera ise kitapçıdan çıkıp, eve gidiyor. İnternetten derginin iletişim adresini bulup, sorunun ne olduğunu öğrenmek geliyor aklına. Derginin adını yazıp aratıyor internetten. Ama yok, bulamıyor. En sevdiği, okurken dalıp gittiği edebiyat dergisini bulamıyor. Tek bir iletişim adresi geçmiyor eline. Bir süre öylece oturuyor masasında. Sonra mutfağa gidiyor çay demlemeye. Bir fincan çay alıp geri dönüyor odasına. Dergiye ulaşamadığından biraz mutsuz, oturuyor masasına. Masa lambasının açılmasıyla aydınlanıyor etraf. Saat sabahın beşi. Birazdan annesi kahvaltı hazırlamak için uyanacak. Derin bir nefes alıp, dergiyi tekrar araştırmak istiyor ama korktuğundan yapamıyor bunu. Altı aydır yazılarını paylaştığı dergi, ortada olmadığından olsa gerek korkusu. Sonra gözüne masasının ucunda duran kağıtlar ilişiyor. Bunlar önceden yazıp, gözü gibi sakınıp sakladığı öykü ve şiirlerinin yazılı olduğu kağıtlar. Birkaç şiir okuyor evvela, daha sonra hikayelerine bakmaya başlıyor. İlk hikayesinin başlığı çarpıyor gözüne;  ‘’Bence Okumak.’’ Tebessüm edip diğer sayfalara geçiyor okumak için. Fakat dördüncü hikayeye geldiğinde donup kalıyor Vera. O da nesi? Kağıtta ‘’Hayali Dergi '' adında bir hikayesini görüyor. Daha önceden böyle bir hikaye yazıp yazmadığını anımsamaya çalışıyor o an. Ve okumaya başlıyor. Okuduğu her satırda kanı donuyor adeta. Bugün yaşadıklarının hepsi; kitapçıya gidişi, Erdem Amcaya dergiyi soruşu, divane gibi, olmayan bir dergiyi aradığı yazıyor bu hikayede. Okurken, hikayenin içine öylesine dalmış ki, önce bu olayların hepsini yaşadığını ve daha sonra aslında yaşamadığını, yalnızca okumuş olduğunu fark ediyor o an. Tam o sırada içeriden annesi sesleniyor;’’Veraa, bırak artık okumayı da sofrayı hazırlamama yardım et kızım.’’ Sevgilerle Zehra Çelik 

9 Şubat 2020 Pazar

Son Roman


  Gözümü açıp saate baktığımda üç buçuktu. Yalnız yaşayan bir kadın olduğum için mutfaktan gelen daktilo seslerinden endişelendim. Önce hiç duymamış gibi davranıp uyumaya devam etmek istedim fakat sesler gelmeye devam edince yerimde daha fazla duramadım ve mutfağa gittim. Garip, uyurken asla lambaları açık bırakmam ama mutfağın lambası yanıyordu. Kapıyı açıp içeri girmeye çok korkuyordum ama içimdeki ses kapıyı açmamı söylüyordu. Daha sonra kapıyı açtım ve gördüklerim karşısında nutkum tutulmuş vaziyette kapı eşiğinde kalakaldım. Burnuma aniden sigara ve kahve kokusu geldi. Ayrıca masada saçı başı darmadağın olmuş bir kadın oturuyordu. Şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim çünkü masada oturan, saçı başı dağılmış olan kadın bendim. Kendi mutfağımda kendimi görüyordum. Birkaç kez seslenmeme rağmen beni duymadı ve bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Başaramadıkça kâğıdı buruşturup yeni bir kâğıda geçiyordu. Bundan olsa gerek, yerler buruşturulmuş kâğıtlarla doluydu. Ben sadece olanları izliyor ve tepkisiz kalıyordum. O sırada masadaki kadın -yani ben- yerinden kalktı ve bir fincan kahve alıp içmeye başladı. Bir yandan da tekrar yazmaya çalıştı fakat başaramadı. Başaramayınca bir sigara yaktı ve kahveyle birlikte içti. Sonra birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve ben sadece olanları izliyordum. Kadının karşısındaki sandalyeye oturdum, daha yakından görebilmek için. Kadın yazabilmek için üstün bir çaba sarf ediyor fakat başaramıyordu. Ne yazmaya çalıştığını merak edip masanın üzerindeki kâğıtların hepsini aldım okumaya başladım. Olaylar daha da karmaşık bir hal almaya başladı. Sebebi şu ki, elimdeki kâğıtlar son romanımın taslaklarıydı. Masada oturan diğer ben de bu romana bir son yazmaya çalışıyordu saatlerdir. Kalkıp bir fincan kahve de ben aldım kendime, kendimle kahve içtim o gece. Şaşkınlığım yerini çok anlamsız bir keyfe bıraktı. Gözümü kırpmadan kendimi izlemeye devam ettim, acaba yazabilecek miydim romanın sonunu diye. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladı. Ve daha fazla dayanamayıp uyuyakaldım mutfakta. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerim açıldı. Kendimi savaştan çıkmış gibi yorgun hissediyordum. Yavaş yavaş, dün geceyi anımsadım. Tezgahın üzeri kahve fincanlarıyla, kül tablası sigara izmaritleriyle ve yerler buruşturulmuş A4 kağıtlarıyla doluydu. Anlaşılan, dün gece romanımın sonunu yazabilmek için hayli uğraşmışım. Tam o sırada daktilonun üzerindeki kağıtlar dikkatimi çekti ve okumak için uzanıp aldım. Dün gece romanımın sonunu yazıp, bitirmiş olduğumu fark ettim. Dün geceyi bir kez daha anımsadım, kendimle kahve içip bir nevi kendimle yüzleşmemi … Daha sonra bir fincan kahveyle birlikte roman taslaklarının hepsini alıp oturma odasına geçtim. Bir yudum kahve içip, okumaya başladım. Roman şöyle başlıyordu; ‘’Gözümü açıp saate baktığımda üç buçuktu. Yalnız yaşayan bir kadın olduğum için mutfaktan gelen daktilo seslerinden endişelendim …’’
                                                                                                                                                             Sevgilerle
                                                                                                                                                    Zehra ÇELİK

16 Ocak 2020 Perşembe

Doğu Türkistan

       Hikâyesini anlatmaya dolu dolu gözlerle başladı Meryem. Sanki yeniden aynı şeyleri yaşıyormuşçasına okunuyordu acısı gözlerinden. Ama anlatmak, duyurmak istiyordu sesini yine. Gördüğü, yaşadığı bütün zulümleri dile getirmek istiyordu, bu zulmün bitmesi için. Fiziki olarak nasıl şiddet gördüğünden başladı anlatmaya.’’ Onların dinini benimsemediğimiz ve benimsemeyeceğimiz için zulme uğradım. İnsanın aklının alamayacağı derecelerde işkenceler gördüm. Belirli aralıklarla, dikte edilen düşünceyi kabul etmediğim için vücuduma elektrikler verdiler. Artık değil karşı koymak, ağlamaya dahi mecalim kalmadı. Tek istediğim şey buradan bir an evvel kurtulmaktı. Günlerce aç susuz kaldım. Kadın başıma sopalarla dayak yedim, yetmedi kucağımda üç yaşında çocuğum varken namusuma göz diktiler. Ailemdeki hiç kimseden haber alamadım, yaşayıp yaşamadıklarını dahi bilmemek canımı çok yaktı. Her gün kardeşlerimin, annemin ve babamın ne yaptıklarını, nerede olduklarını düşünmekten delirmeme ramak kalmıştı. Halüsinasyonlar görmeye başladım. Hem fiziksel hem psikolojik olarak aklımı kaybettiğime hepten inanmaya başlamıştım. Daha ne tür işkenceler görebilirim diye düşündükçe ortaya hep yenileri çıktı. Kabul etmemi istedikleri fikirleri kabul etmediğim için üç yaşındaki kızıma gözlerimin önünde işkenceler edildi ki bu bir annenin yüreğini yakıp kavuran bir olaydır. Fakat yine de, gerek fiziksel gerek psikolojik onlarca işkence görmeme rağmen dönmedim davamdan. Çünkü peygamber efendimiz geldi aklıma hep; ’’Güneşi sağ elime, Ay’ı sol elime verseler yine de dönmem davamdan.’’ demişti o. Çünkü biz onun ümmetiydik. Ne olursa olsun güvendim Allah’a. Ellerimi göğe kaldırıp dua dua yalvardım hep. Çünkü biz müminlerin en büyük silahıydı dua. Çaresizlikten ağlarken de O’na sığındım, acıdan parçalanırken de. Çünkü benim güvendiğim bir Allah var. Nitekim duydu da sesimi, Türkiye’ye sığındık. Tam 20 sene evvel bugündü. Kızım bugün yirmi üç yaşında. Annem, babam eşim kardeşlerim… Onlardan haber alamadım yirmi senedir ama ben hayattayım, kızımın büyüdüğünü gördüm, bütün ömrüm dinimi özgürce yaşayarak geçti, hamdolsun. Allah Türkiye’den razı olsun.’’ diyerek bitirdi cümlelerini Meryem, gözleri yaşlarla doluyken… Sanki anlatınca yeniden yaşamışçasına geçti gözlerinin önünden o günler, tıpkı film şeridi gibi. Yıllar öncesinde Doğu Türkistan zulmünü bizzat yaşayan bir kadın olarak anlattı röportajda Meryem. Davasında nasıl ısrarcı olduğunu anlattı. Ölürse şehit olacağına can-ı gönülden nasıl inandığını anlattı. Ve bizler bu zulüm yaşandıktan tam 20 sene sonra bir kez daha dinledik Meryem’den o günleri. Bu konuşmayı 20 sene evvel yaptığında, orada zulüm görmeye devam eden kardeşlerinin kurtulmasına yardım etmişti bir nebze de olsa. Ve bugün o konuşmadan tam 20 sene sonra, bir kez daha hatırlattı bizlere Doğu Türkistan zulmünü. Bizim bir davamız var. Uğruna canlar verilmiş bir dava! Âdem’den bu yana sımsıkı sarıldığımız bir dava. İşte Meryem de davasını savundu, inancını savundu gücü yettiğince. Teşekkürler Zehra ÇELİK

28 Aralık 2019 Cumartesi

Aldırma Gönül

 Uzun zamandır planladığım geziye nihayet çıkıyorum. Saat sabahın altısı, gün henüz ağarıyor. Kuşluk vaktindeyiz … Mayıs ayındayız. Bu yolculuğu çok uzun zamandır planlıyordum fakat aksilik bu ya, bir türlü denk gelmedi. Size biraz kendimden ve çıkıyor olduğum yolculuktan bahsedeyim. 25 yaşında, edebiyata meftun, okumaya çok büyük tutkusu olan âcizane bir hanımefendiyim. Bir edebiyat dergisinde editörlük yapmaktayım ve işlerden vakit bulur bulmaz gezmelere adanmış bir ruhum var. Bu ruhu hayatın tüm realitesine karşın baskılayamadım. Çok uğraştımsa da olmadı. Bende en son kabul edip daha çok gezmeye başladım. Yanımda dergiden bir arkadaşım var. Hatta dostum. O da en az ben kadar okur. En az ben kadar edebiyat dolu… Birlikte çıkacağız bu yolculuğa. Çıkıyor olduğumuz yolculukta tıpkı biz gibi edebiyat dolu. Anlayacağınız her şey edebiyattan ibaret. Sinop Cezaevi Müzesine gidiyoruz. Amacımız hatta amaçtan da öte hayalimiz, Sabahattin Ali’nin kaldığı koğuşu ziyaret edip, duvarlarda o ruhu yakalayabilmek… Size bu hikâyeyi anlatırken yolu yarılamışız bile. Çok uzun bir yola talim olduk, zira önümüzde hala 400 kilometre var. Dağları izleye izleye geçiyor yolculuk, mayıs ayının getirdiği o tatlı rüzgarla birlikte yola revan oluyoruz. İçimiz kıpır kıpır. Sabahattin Ali’nin zat-ı aliyle görüşmeye gidermişçesine bir heyecan … Sizde hissediyorsunuz öyle değil mi? Sinop’a giriş yaptık, az evvel tabeladan gördüm. Acaba Sabahattin Ali’de buraya getirilirken bakmış mıdır tabelaya diye bir düşünce geçiyor aklımdan. Baktıysa da görebilmiş midir ki cezaevi aracından? Ben bu sorulara cevap bulmaya çalışırken arkadaşım otobüsün terminale girdiğini söyleyerek dalgınlığımı sonlandırdı. Daha sonra otobüsten indik ve denize nazır bir yere giderek mis gibi bir kahvaltı yaptık. Temiz havayı ciğerlerimin her yerinde hissediyordum. Yeni bir şehir görme keyfi ve Sabahattin Ali’yi görecekmişçesine yüreğimdeki o heyecan… Mutlu ve daha da önemlisi huzurluyum. Kahvaltı yaptığımız yerden ayrılıp o çok meşhur olan Sinop Kalesi’ne doğru gidiyoruz. Her şey çok huzurlu. Kaleye çıktığımızda rüzgârın şiddeti artıyor. Fakat tatlı bir rüzgâr bu, mayıs ayındayız a! Kalenin denize karşı oluşu büyülenmeme sebep oluyor. Sabahattin Ali’nin buralara gelmiş olabileceğini hayal ediyorum. Acaba burada oturduysa, o neler düşündü diye düşünüyorum. Derken saatin ilerlediğini fark edip kaleden iniyoruz. Vee cezaevi müzesinin önündeyiz. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor. Sanki içeride Sabahattin Ali bizi bekliyor. Gezmeye başlıyoruz cezaevini. Çok hikayesi var buranın. Koridorun sonuna doğru tek kişilik bir koğuş… Buradan yürürken, yıllar evvel Sabahattin Ali’nin de yürüdüğünü görüyor gibiyim. Kafası önünde dertli dertli koğuşuna götürülen bir yazar. Üstelik çok kıymetli bir yazar. Yuvarlak gözlüklerinin altındaki gözlerini, hüzün dolu görüyorum bu defa. Koğuşun önüne geldiğimde duygu yoğunluğunun nirvanasını yaşıyorum adeta. Karşıda asılı duran bir saz var. Belki dertli dertli vurmuştur sazının tellerine. Yahut bu duvarlara baka baka neler düşünmüştür kim bilir. Belki ağlamıştır da … Çok sevdiğim yazarı ağlarken hayal ediyorum istemsizce. Fakat bunu fark edince hemen siliyorum aklımdan o görüntüyü. Daha sonra aklıma ‘’Aldırma Gönül’’ şiirini burada yazdığı geliyor. İstemsizce duyuyorum kulaklarımda Edip Akbayram’ın sesini. Gülümsüyorum sonra. Sabahattin Ali’nin ruhu her şeyiyle duvarlarda hissediliyor. Hüznü, öfkesi, mutluluğu, aşkı, heyecanı ... Her şey var burada. Zira bakmasını bilen gözler görüyor, hissediyor. Tebessümler ve sakin gözyaşları bu hisse tepki olarak akıyor gözlerden. Yola çıkmadan evvel, yolun ve varılan yerin bu denli güzel olacağını tahmin edememişim. Çok güzeldi fakat öyle görünüyor ki artık gitmemiz lazım. Tekrar yola koyuluyoruz. Kulaklığımda bir Sabahattin Ali şiiri olan ‘’Aldırma Gönül’’ var. Edip Akbayram dinleye dinleye dönüş yoluna revan oluyoruz. Hissettiğim şeyleri tam olarak izah edebilmem pek mümkün görünmüyor ama yine de bir cümle kurmak istiyorum. Sabahattin Ali’yle bir kez daha tanışmış gibi hissediyor ve dağlara baka baka veda ediyorum Türk Edebiyatı’nın yuvarlak gözlüklü, yüzü tebessümle dolu yazarına … Sevgilerle   

20 Kasım 2019 Çarşamba

Mektup

        Bugün 35 yaşına basan ve iki çocuk annesi olan bir kadın, evine gelen ve üzerinde kendi isminin yazılı olduğu bir mektupla karşılaştı ansızın. Dikkatini oldukça çeken bir mektuptu çünkü gönderen kısmında da alıcı kısmında da kendi ismi yazılıydı. Sessizce bir köşeye çekilip o ürpertici mektubu açmaya karar verdi kadın. Kağıdı zarftan çıkardı ve okumaya başladı. Mektup şöyle başlıyordu: ‘’20 Kasım 1999 Ankara Çocuk Esirgeme Kurumundan yazıyorum. Bu mektup, sen 35 yaşına bastığın gün eline geçecek. Şayet yaşıyorsan amacıma ulaşmışım demektir. Evvela söylemek istediğim şey şu, umarım mutlusundur. Umut ediyorum ki hayalini kurduğun her şeyi başarmışsındır. Umut ediyorum ki kendine güzel bir aile kurmuşsundur. Anne ve babanın ölümünden sonra neredeyse her gün ağlayan o küçük kız çocuğu gitmiş ve yerine güzel, güçlü ve ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmiş bir kadın gelmiştir diye umut ediyorum. Çünkü söz vermiştin kendine. Ne olursa olsun pes etmeyeceğine, bu dünyaya güzel şeyler katacağına ve mutlu olmaya söz vermiştin. 20 yıl geçti çektiğin acı ve zorlukların üzerinden.Fakat daha dün gibi hatırlıyorsundur eminim. Zira seni tanıyorum. Onca yıl maddi manevi zor şartlarda okumaya çabalıyordun, inşallah hayalini kurduğun işle meşgulsündür. Bugünlere tek başına gelmiş olmak seni biraz yormuş olabilir ama pes etmediğine çok sevindim. Dünyadan elini çekmeyip savaşmayı tercih ettiğine sevindim. Kocaman bir kadın olmuşsundur şimdi. Mutlu ol, mutlu kal. Sevgilerimle.’’ Diye bitti mektup. Bugün 35 yaşına basan o kadın 20 yıl evvelinde, daha minicik bir kız çocuğuyken kendine yazmış olduğu mektubu tamamen unutmuş olmalı, zira hayli şaşkın ve gözleri yaşla dolu. Fakat kendine verdiği tüm sözleri tutmuş olmanın gururunu taşıyor. Omuzları dimdik. Hayata karşı tek başına verdiği mücadeleyi kazanmanın gururu okunuyor gözbebeklerinden. İstediği mesleğin sahibi olmuş, mutlu… Yıllarca özlemini çektiği o güzel ailenin bir ferdi olmanın muazzam mutluluğunu yaşıyor kadın. Yeni yetme bir çocukken 20 sene sonrasının hayaliyle yanıp tutuşmuş ve başarmış. Kalbini tıpkı 20 yıl öncesindeki gibi tertemiz tutarak büyümüş. Ansızın mektubu yazdığı zamanı anımsadı kadın. Anne ve babasının ölümünün üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen onları çok özlemişti bir gün. Babasına sarılmayı her şeyden daha çok istediği bir gün hıçkıra hıçkıra ağlarken aniden gözyaşlarını silmişti elleriyle. Eline bir kağıt kalem almış ve buz gibi yurt odasında kendine söz vermişti. Bu mektup bu küçük kızın, daha çok küçük olmasına rağmen kendine yemini niteliğinde bir mektuptu. Mektubu zarfa geri koyduğu zaman gözyaşları yüzünü çoktan ıslatmıştı. Şükretti, teşekkür etti ve mektubu kimsenin ulaşamayacağı bir yere sakladı kadın … Sevgilerle Zehra Çelik

26 Eylül 2019 Perşembe

Edebiyat ve Toplum

Toplumun sanata kesinlikle ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Dans etmeden, müzik dinlemeden yahut içinden geçen şeyleri boş bir tuvale dökmeden insan ruhunun yeterince yetişemeyeceğini düşünüyorum. Bizim toplumumuzun kat-i suretle sanata ihtiyacı var. Fakat bizim toplumumuz edebiyata muhtaç! Toplumumuz edebiyata muhtaç çünkü insanlar ruhunu aç bırakarak büyüyor. Bir romana misafir olmadan yetişkin oluyor. Fakat yetişebiliyor mu orası muamma. Bir şiir bile dinlemeden geçiyor çoğumuzun ömrü… Edebi eserler gün geçtikçe değerini yitiriyor. Oysa sadece bir tane roman okuyarak bambaşka bir yere gidilebilir, üstelik bambaşka insanlarla. Alenen başka bir boyut kazanmak bu, ne hoş… Okumak insana onlarca yarar sağlar ama birinin üstünde özellikle durmak istiyorum. EMPATİ! İnsan okudukça başkaları ne hisseder diye düşünmeye başlıyor. İnsanın ruhu değişiyor farkında olmadan. Bir bardak suya bakınca herkes bir bardak su görürken, çok okuyan insanın gördüğü şey bir bardak sudan çok daha fazlası… İnsanoğlu okudukça kendine hayret ediyor. Bambaşka duygular çevresine toplanıyor farkında olmadan. Edebiyat, ruhuna dokunduğu insanın gözlerinden okunuyor. Sebepsizce buna inanıyorum ve sonsuza kadar buna inanacağım. Bizim toplumumuz edebiyata muhtaç arkadaşlar! Bıkmadan, pes etmeden, her gün her yerde okumalıyız. Okumalıyız ki ortadaki o kocaman yangına bir damla dahi olsa su dökebilelim. Bizim toplumumuz edebiyata muhtaç arkadaşlar, biz okumak zorundayız. Sevgilerle Zehra ÇELİK   

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Heyhat, özgürlük!

       Bu yazıyı cezaevinden yazıyorum. Haberimin dahi olmadığı bir suça destek olduğumdan dolayı 15 yıllık meslek hayatıma son verip içeri aldılar. Hayatım boyunca dört duvarın arasında olmak nasıl bir duygu aklımdan bile geçirmemişken şu an dört duvar arasındayım ve belki de buradan hiç çıkamayacağım. Hayatımda daha çaresiz ve korku dolu bir gün daha yaşadığımı hatırlamıyorum. Ranzaya oturup saatlerce duvarı seyretmenin, hiçbir şey yapmadan sadece düşünmenin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gitti günlerce. İnsana hasret kaldım, gökyüzüne, toprağa hasret kaldım. Burada olmak çok zor fakat çocuklarımın gömleklerime sarılıp uyuduklarını bilmek daha zor geldi. Duvarların üstüme üstüme gelmesini nasıl yeneceğimi bilmiyorum. Bugün burada beşinci ayımı doldurdum. Tam beş aydır aldığım nefes bile zoruma gidiyor. Yıllarca bu ülkeye çalışmış bir vatandaş olarak, suçlu damgası yemek daha çok zoruma gidiyor. Hangisiyle başa çıkacağımı bilemiyorum. Gücüm tamamen tükenmek üzere. Gündüz hatıralar, gece ise rüyalar peşimi bırakmıyor. Oysa bu yaşıma dek her zaman içi içine sığmayan küçük bir çocuk gibiydim ben. Cezaevindeki insan en ufak bir nağme duymayagörsün, hemen gözleri dolarmış. Nitekim türkülere dayanamaz oldum. Paylaşmak istediğim bir şey daha var. Cezaevinde kaldığım süre boyunca en büyük mutluluğum, neredeyse her gün ayrı kişilerden mektup almam oldu. Ailedeki en küçükten en büyüğüne kadar herkesten mektup alıyor olmak, gardiyanın her gün ismimi okuması her zaman en büyük desteğim oldu. Onlar yazdı ben cevap verdim, onlar yazdı ben cevap verdim. Hatta bir defasında saatlerce yazı yazdığımı hatırlarım, parmaklarım ağrıyana kadar… Çünkü bir şey yazmam ya da bir şeyler okumam lazımdı. Çünkü aklının içini boş bırakmak demek 35 yaşında hüngür hüngür ağlamak demekti. Beyan etmek isterim ki 35 yaşında bir adam ağlıyorsa, gönlünün içinde kanayan taptaze bir yarası vardır. Ailemle haftada bir yapılan telefon görüşmelerini hem dört gözle bekleyip hem de istemiyordum çünkü telefonlarda hep hıçkırıklar duyuluyordu. Özellikle çocuklarımın telefonda baba deyip sessiz kaldıkları o 3 saniyelik sürede yaşlandım ben. Kokusunu içine çeke çeke sarılmak varken, elim kolum bağlı oturmak kadar güçsüz kılan bir şey daha yaşamadım 35 yıldır. Neden, çünkü babayım ben. Görüşe geldiğinde eşimin gözlerinin içindeki o hasreti betimlemeyi çok isterdim. O çaresizliği buraya yazıp da içimden atabilmeyi çok isterdim inanın. Fakat ancak bu kadarına yetiyor mürekkebim. Bu yazıyı tam beşinci ayımı doldurduğum günde yazıyorum, bütün mektuplara cevap verdikten sonra aldım elime kalemi tekrar. Fakat şu an uyumalıyım çünkü sabah sayım var. Heyhat, özgürlük! Ne muazzam bir şeysin sen.

 Not: Bu yazıyı yazdıktan tam iki ay sonra gardiyandan evvela ismimi sonra tahliye kelimesin işittim. Ben çocuklarıma doya doya sarılmaya gidiyorum. Zira beraatıma karar kılınmış. 

Sevgilerle, Zehra Çelik

4 Temmuz 2019 Perşembe

Kütüphane 😊

    Karşımdaki yapının çok eski olduğunu fark ettiğimde çoktan önüne gelmiştim bile. İçeriye girip, girişteki tabelayı okuduktan sonra içim öylesine huzurla doldu ki … ‘’Dünyanın En Eski Kütüphanesi!’’ içerisi alabildiğine kitap dolu ve kim bilir kaçar yıllık kitaplar. Belki el yazması da vardır. Bu düşünceler aklımdan geçerken içeride yoğun kitap kokusunu hissettim. İçeride alabildiğine kitap dolu ve o kitapların her birinin bilmem kaçar yıllık kokusu var. Hissedebiliyorsunuz öyle değil mi? Fakat o da ne? Dünyanın en eski kütüphanesi olmasına karşın, içeride toz kokusu yok. Kimin gücü yetiyor bunca kitabın tozunu almaya Allah aşkına? Koridor boyunca ilerledim. Koridorun sonunda kocaman bir salon vardı. Salonda bir tek ben vardım. Ortama ciddi bir sükûnet hâkimdi. Hayatım boyunca bu kadar çok kitabı bir arada görmediğimi fark edip hayran hayran kitapları incelemeye başladım. Ne kadar az okumuşum ben. Oysa ziyadesiyle okuduğumu düşünürdüm hep. Burada yaşlanabilirim diye düşündüm. Ne güzel olurdu. Türk Edebiyatı yazısını okudum uzaktan. Ve o yöne doğru yöneldim. Kutadgu Bilig’ ten tutun Fuzuli’ye Baki’ye kadar kitaplarla doluydu tüm raflar. Karşımda baş döndürücü bir güzellik vardı o anda. Biraz ilerleyince Recaizade Mahmut Ekremler mi dersin, Abdülhak Hamitler mi dersin dolup taşıyor kütüphane. Derken Cumhuriyet Dönemi eserleriyle karşılaştım. Yedi Meşaleciler ’den İkinci Yeni’ye kadar hepsinin kitaplarını gördüm. Hissediyorum, gözlerimin içi gülüyor. İncelemeye devam ediyorum, rafların birkaçı hariç hepsine isim verilmiş. O yöne doğru ilerledim istemsizce. Onları da inceleme fırsatı bulduğum için sevindim. Uzunca bir zaman onlara da göz gezdirdim. Mest olmuş bir şekilde isimsiz rafın önünden ayrılıyordum ki gözüme bir şey takıldı. Yanlış okuduğumu düşündüm ilk başta. Ama kitabı elime aldığımda nutkum tutuldu. Dakikalarca gözlerimi alamadım şaşkınlıktan. Zira kitabın üzerinde benim adım var. Kitabın ismi yok, fakat benim kitabımmış. Birinin bana şaka yaptığını düşündüm. Bu kitabı da matbaada basıp koymuşlardır herhalde, diye düşünürken sayfalarını çevirdim. Çevirdikçe kendi satırlarımı okudum. ‘’Yapabilmişsin dedim.’’ kendime. ‘’Tebrikler.’’ Kocaman salonda mutluluktan tek başıma ağlarken ötelerden bir tartışma sesi geldi. Kalabalık bir grup hararetle bir şeyler tartışıyorlardı. Kendi kitabımı rafa koyup sesin geldiği yöne doğru iki adım attım. Sonra dönüp gözüm yaşlarla doluyken tebessüm ettim isimsiz kitabıma. Sesler gittikçe artmaya başladı. O yöne doğru yürümeye başladım. Seslerin ilerideki salondan geldiğini fark edip o salona doğru yöneldim. Kapıyı açtığım zaman karşımdaki manzara beni benden alıp götürdü başka diyarlara. Bu kadarı da olamaz dedim kendime. Türk ve Dünya Edebiyatı’nın tüm yazarları ucu bucağı görünmeyen o salonda toplanmışlar, gruplar halinde bir şeyler tartışıyorlar. Sessizce girdim içeriye. Dostoyevski’yi gördüm, hararetle bir şeyler yazıyordu. Sonra karşılarda bir yerlerde Freud vardı, tıpkı kitaplarda bahsedildiği gibi purosunu yaktı ve Nietzsche ile konuşmaya devam etti. Ardından Türk Edebiyatı’nın Yedi Güzel Adam’ını gördüm. Yedisi de bir masaya oturmuşlar, Nuri Pakdil’i dinliyorlardı, her zamanki gibi. Tebessüm edip ilerledim. Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci, kafiyenin göz için mi kulak için mi olduğunu tartışıyordu. Güldüm geçtim yanlarından sessizce. Kafamı kaldırıp çok uzaklara baktım. İleride Sabahattin Ali’yi gördüm. Tek başına oturmuş, bir şeyler yazıyordu. Onun yanına giderken hep tanıdığım yazarlarla karşılaştım. Hepsine tek tek göz gezdirerek, hızlanarak. Sabahattin Ali’nin yanına geldim. Kafasını kaldırmadan bir şeyler yazıp duruyordu. Karşısına oturup izlemeye başladım. Orada ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Ama tam kalkıp gitmek üzereyken, kalemini bıraktı ve bana bakıp gülümsedi, yuvarlak gözlüklerinin altından. Bende ona tebessüm edince, elindeki kağıdı bana uzattı. Aldım okudum hemen. Orada ne yazdığını söylemeyeceğim. Bu onunla aramızda bir sır olarak kalacak sonsuza kadar. Bir kez daha anladım, ‘’Ben edebiyattan ibaretim.’’ dedi ve hikâyesine bir son verdi gizli ses ve ekran karardı. Kafka’nın bu sözüyle son buldu sinema filmi. Hayretler içinde kaldım 1-2 dakika boyunca. Işıklar yandı, izleyicilerin dışarısı çıkmasını bekliyordum. Ta ki sinema salonunda tek izleyici olduğumu idrak edene dek! Baktım gelen giden yok, tam salondan çıkacakken dergide çalışan arkadaşlarım balonlarla, pastalarla, alkış ve iyi ki doğdun naralarıyla durdurdular beni. Neye uğradığımı şaşırmış vaziyette kalakaldım sinema salonunun ortasında. İzletilen kısa filmde onların hediyesi olmalıydı. Bir derginin editörüne de ancak böyle bir hediye almak yakışırdı zaten. İşimin zarifliğine, arkadaşlarıma; kurduğum hayali bana en azından bir kısa filmle yaşatmış oldukları için minnettarım.   

20 Haziran 2019 Perşembe

Acilen Bir Şeyler Yazmam Lazım Ama ...

     Sabahın beş buçuğu, adını bilmediğim bir sahilde yalnız başıma oturuyorum. Gün henüz ağarmadı. Acilen bir şeyler yazmam lazım. Çünkü içimdekileri ortalıklara dökmezsem iyice darmadağın olacağım. Derin bir nefes alıyorum. Henüz ağarmamış olan gün, içime dolup dolup taşıyor. Huzuru hissediyorum. Saat 05.40. Acilen bir şeyler yazmam lazım ama beceremiyorum, içimi dökemiyorum kağıda iyi mi? Bu saatlerde çok sakin oluyormuş burası, oysa gündüzleri insan kaynıyor. İnsanların yoğun olduğu ortamları sevmediğimi fark ediyorum. Kalabalık ortamların beni ne kadar boğduğunu hissediyorum o an. Ve kendimi, kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi tahayyül ediyorum. Ne de çok uzaklaşmışım insanlardan… Son 2 yıl ne kadar da değiştirmiş beni. Nitekim bulunduğum yer bunu da fark etmeme sebep oluyor. Rüzgar esiyor hafif hafif. Hep sevmişimdir zaten rüzgarı, bana ilham vermiştir her daim. Saat 06.00. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat ellerim kalem dahi tutamıyor. Zira kafamın içinde dönen kırk tilki yüzünden kağıda odaklanamıyorum. Sait Faik’in bir sözü geliyor o an aklıma. ‘’Yazmasaydım, delirecektim.’’ Yaşadıklarımı düşünüyorum, en mutlu anılarım, yaşadığım çaresizlikler bilfiil gözlerimin önünden geçip gidiyor. Kendimi seyretmiş gibi olup hafif bir tebessüm ediyorum. Bu film şeridi mevzusunu hep sevmişimdir, insan düşünürken kendini ve anılarını seyrediyor gibi oluyor. Enteresan… Saat 06.10. Gökyüzü artık aydınlık, tıpkı kendi kendime kurduğum fakat en yakınımdakilerin bile bilmedikleri hayallerim gibi. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat beceremediğim için yırtıp atıyorum defterimdeki o sayfayı. Yazabilseydim ne değişik şeyler çıkardı oysa. Oturduğum sahilden bakabildiğim kadar uzağa bakıyorum, masmavi denizle göz göze geliyoruz. Derin bir nefes daha alıyorum. Aydınlanan gökyüzünü fark eden insanlar, bir bir sahile gelmeye başlıyorlar. Gürültüleri kulak tırmaladığı için buradan gitme kararı alıyorum. Dizlerimdeki defteri çantama koyup, yürüyorum sahilde. Ta ki uçsuz bucaksız kumsalda bende bir kum tanesi kadar kalana dek. Saat 06.30. Acilen bir şeyler yazmam lazım fakat sahili çoktan terk etmiş bulunduğumu fark ediyorum. ‘’Neyse’’ diyorum içimden. ‘’Belki daha sonra yine aynı sahile yolum düşer de yazabilirim.’’ Sevgilerle Zehra ÇELİK                                                                                                                       

14 Haziran 2019 Cuma

Ölüm

    İnsanoğlu denen meçhulün alışamayacağı bir acı yok derler. Hatta ölüme bile alışır diye eklerler sonuna. Çok sevdiğin ve zamanında bir şeyler paylaştığın biri artık yok ve işin enteresan tarafı bir daha da olmayacak. Bir daha birlikte yemek yiyememek, hasbihal edememek, sesini duyamamak… Ölüm kavramını gerçekten anlayıp idrak ettiğim zamanlarda içime bir ürperti gelir. Sevdiğim birinin aniden ortadan kaybolması ve bir daha hiç olmayacak oluşu kalbimde incecik bir sızıya sebep oluyor. Zaman diyor insanlar. İnsanın zamanla alışamayacağı hiçbir şey yoktur diyorlar. Acıyı asla ortadan kaldırıp atamaz ama varlığına alıştırır. Çok ürkütücü bir şey bu. Ama aynı zamanda acıya alışıyor olmanın, kuvvetli bir değeri olduğunu düşünüyorum. Zira ilk günkü gibi kalsa, insan aklını oynatır. Anılarının tümü onunla birlikte tazeliğini yitiriyor. Zamanla değişiyorsun, belki pişmanlıkların ortaya çıkıyor, belki iyikilerin. Kim bilir? Ama zamanla değişiyorsun, buna eminim. Çünkü kalpteki sızı, insanı çok değiştiriyor. Belki olman gereken insan oluyorsun üzülürken, belki olgunlaşıyorsun. Bunun sebeb-i hikmeti nedir bilinmez. Fakat kalpteki acının insanı bambaşka bir insan yaptığı kanaatindeyim. Neler değişir biliyor musunuz? Ya kızgın bir ateş gibi oluyor insanı kalbi, ya da hiçbir şeye aldırış etmeyen, her şeyden elini eteğini çekmiş gibi umursamaz bir tavırla yaşamaya devam ediyor. Giden gittikten sonra her şey devam ediyor aynı şekilde evet ama bir şeyler hep eksik kalıyor insanın içinde. Velhasıl-ı kelam, ölüm… Belki de milyarlarca tanımı yapılabilecek fakat aynı zamanda milyarlarca insana aynı hiçliği, aynı boşluğu hissettirebilecek tüm dünya insanlarının ortak acısı. Bu acının unutulabileceğini katiyen düşünmüyorum, bu acıya yalnızca alışılır. Onunla yaşamayı öğrenirsin, kabullenerek. Bu acıyla olabildiğince geç tanışmak temennisiyle… Sevgilerle Zehra ÇELİK

29 Mayıs 2019 Çarşamba

"Şans" Kavramının Çürümesi

Şansının hiçbir zaman onunla beraber olmadığı düşüncesini bu yaşına kadar aklından çıkarmamış. Öğrenilmiş çaresizlik misali, kabullenmiş ve savaşmaktan vazgeçmiş. Elini neye atsa, nihayete ulaşamayıp hayal kırıklığına uğramış... Üzücü ve yorucu bir duygu -durum olsa gerek. İnsanlar niçin hayatta tüm şanssızlıkların yalnızca kendi başına geldiğini düşünür ki zaten. Tüm kötü olayları bir paratoner gibi, sadece kendisinin yaşadığını düşünür insan. Hâlbuki bilmez ki hepimiz aynı hayatın yorgunuyuz. Bilmez ki hepimiz için şanssızlıklar var ve hiç kimsenin hayatı her zaman yolunda gitmez. Zaman zaman hepimizin önüne taşlar çıkar ve bizler bunu şanssızlık olarak atfedip, sorumluluklarımızdan kaçamayız. Fikrimce şans diye bir şey yok. Ben onun varlığına inanmıyorum. Çünkü iyi bilirim ki; insan kainatın hem en güçsüz, hemde en güçlü varlığıdır. Yalnızca yorgun düştüğü zaman, şansının yaver gitmediğini söyler o kadar. İnsanoğlu denen meçhul; başaramadığı şeylere bahane bulmayı, onlara tek tek şanssızlıklarım demeyi çok sever. Çok enteresan ... Bilmez ki başarısızlığı da, başarıyı kabullendiği gibi kabullense daha çok güçleneceğini... Fikrimce; ''Doğrusuyla yanlışıyla bu hayat benim ve bunu kabul ediyorum.'' diyebilen kazanacak. Korkusu olmayacak çünkü. Başarının yanında başarısızlığı da göğüsleyebilen insan, hayatında şans kelimesine yer verir mi? Hayır dediğinizi duyar gibiyim :) O halde bahaneler geride kalsın. Keşkeler, şanssızlıklar... Hepsi tek tek geride kalsın, boşverin. İleri doğru bakılmalı. Demir gibi kuvvetli bir iradeye sahip olarak, ilerleyebilmenin bir yolu mutlak suretle bulunmalı. Yerinde saymak insana yakışan bir davranış değildir çünkü. İnsana düştüğü zaman kalkmak yakışır, yeniden deneyip yeniden yenilmeyi kabul etmek yakışır.Ama pes edip bırakmak tasvip edilen davranış değildir. Zira güçlü olan, savaşmayı seçen tarafa her zaman büyülü gözlerle bakmışımdır. Güçlü olup, güçlü kalmak temennisiyle… Sevgilerle Zehra ÇELİK

7 Mayıs 2019 Salı

İnsan İnsanın Yurdu Olsun

     Evde her şey seyrinde gidiyordu. Gayet keyifli çay içiyorken önüme eskaza bir haber denk geldi. Anlamsızca kulak kesildim. Takriben 25'li yaşlarda bir genç, uyuşturucu bağımlısı. Yanlış hatırlamıyorsam evde uyuşturucu imalatından dolayı yangın çıkmış ve annesinin ölümüne sebep olmuş bir genç. Haberlere düşmüş. Haber ekibi şahısla röportaj yapmak üzere kaldığı eve gitti.Sansür yok, gencin yüzü ve özellikle bakışları içler acısı. Dikkatimi çekti dinlemeye başladım. Spiker sordu, genç yanıtlıyor. Uyuşturucuya nasıl başladığını, neden başladığını, nasıl bu hale geldiğini her şeyi bir bir anlattı. Sonra spiker;
'' Pişman mısın?'' diye sordu. Duyduğum cevap karşısında dondum kaldım. ''Sen ne diyorsun abi, ben çaresizlikten bu evde kendimi cayır cayır yakmayı düşündüm.'' Empati kurmaya çalıştım. Hepimizin çok zor zamanları illaki olmuştur. Herkes zaman zaman kendini çok çaresiz hissetmiştir, eminim. Ama bir insanın kendini cayır cayır yakmak isteyeceği kadar çaresiz kalması, acını çok farklı bir boyutu olsa gerek. O çocuk bu cümleyi kurarken neler hissetti kim bilir, düşünebiliyor musunuz? Çaresizliğin, üzüntünün ama en kötüsü pişmanlığın had safhada olduğu bir insan. Kim bilir ne kadar yanmıştır canı. Odaklandığım nokta tamamen, pişmanlığını izah edişi. Bu dünyadaki bütün umutlardan, bütün mutluluklardan elini eteğini çekmiş. Ve yalnızca ölmeyi bekleyen bir insan. Suçu, sorunu,sebebi, bunların hiçbiri gözümde ehemmiyet taşımıyor. Yalnızca bu kadar umutsuz olabilecek kadar ne yaşadı merak ediyorum. Çünkü insanoğlu dibi de görse hayata iki elle tutunabilen bir varlık. Keza ölüme bile zamanla alışıyor olması bunun en büyük örneği diye düşünüyorum. Hayata herhangi bir yerden,olaydan veya insandan tutunabilecek kadar gücü her zaman içinde taşıyan bir varlık insan. Bu gücün bile tükenip umarsızca ölümün beklenmesi hayretler edici bir durum. O an yalnızca, insan ruhunu tahlil edebilecek kadar güçlü bir donanımım olmasını ve o çocukla konuşmayı çok isterdim. Suçlamadan, yalnızca dinleyerek bu hayata dair bir umudun her zaman varolduğunu aşılayabilmeyi çok ama çok isterdim. Bütün hayatında yeniden çiçekler açtırmayı, onu yeniden hayata kazandırmayı çok isterdim . İşte bu yüzden psikoloji okumak benim için büyük önem taşıyor. Yeterli donanıma sahip olduktan sonra, insanların hayatında dönüm noktası olabilmek çok kutsal bir şey olsa gerek. İnsan insanın kurdudur derler ama biz insan insanın yurdudur cümlesiyle yaşayalım ki umut olabilelim. Sevgilerle ZEHRA ÇELİK

18 Nisan 2019 Perşembe

Gerçek Gibiydi ...


 1945’ler sabahıydı yanılmıyorsam, 1945’ler İstanbul’u. Mevsimlerden ilkbahar… O gün hayatımın en özel ve en anlamlı günüydü. Hala ne hissettiğimi dün gibi hatıramda muhafaza ediyorum. Dergide işler yolunda gitmediğinden canım hayli sıkkındı. Pazar pazar evde oturup canımı daha çok sıkmamak için attım kendimi dışarıya. Üsküdar bir başkadır benim gözümde, İstanbul’un gözbebeği gibi gelir her daim. Ne zaman üzülsem, kendimi Üsküdar Sahili’nde bulurdum. Nitekim bu sefer de öyle oldu. İş hayatımı sorgulayıp, kendime bahaneler üretmeye çalışıyordum ki, karşımda siması çok tanıdık bir siluet belirdi. Bu kişi daha evvel hikâye ve romanlarını defalarca kez okuduğum, üstelik her okuyuşumda kitabın yeni yeni manalarını keşfettiğim, kendisini biricik yazar diye atfettiğim, satırlarında kendi hayatımdan izlere sık sık rastladığım en sevdiğim yazardı. Sabahattin ALİ… Döneminde yüksek ses getiren sağlam bir kalem. Tüm kitaplarını okudum. Sonunu bilmeme rağmen heyecanını hiç yitirmeyen, kalemi çok kuvvetli bir yazar… Ne kadar methiyeler düzersem düzeyim, yine de yetmeyecek. Hemen kafamı toplayıp selam verdim ve selamımı aldı. ‘’Buyurmaz mısınız?’’ dedim, sahildeki oturduğum yeri göstererek. Yuvarlak gözlüklerinin altından tatlı bir tebessüm ederek teşrif etti. Ben, ‘’Merhabalar efendim, ben Zehra.’’ diye muhabbet açacakken bana kim olduğumu bildiğini söyledi. Bakakaldım öylece. Türk Edebiyatı’nın kendimce en mükemmeli olarak atfettiğim yazar, beni tanıyordu. İnanılacak gibi değil. Nerden tanıdığını sordum yüzümdeki şaşkın ifadeyi yitirmeden. Bana, ‘’Kendi okuyucumu nerede görsem tanırım, beni ne kadar çok sevdiğinizi, niçin sevdiğinizi, hangi kitabımı kaç defa okuduğunuzu emin olmamakla beraber tahmin edebiliyorum.’’ dedi. Şaşkınlık yerini fevkalade bir sevince bıraktı. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’sının okunurken ne hissedildiğini biliyordu. Madonna’da geçen şu cümle, konuşma sürdükçe ürpertici bir güzelliğe büründü gözlerimde. Diyordu ki; ‘’Bu sıralarda insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım.’’ Biliyorum ki, bu satırların hiçbiri hissedilmeden yazılmamış. Âşık olduğu zaman tüm hücreleriyle hissetmiş bunu, belli. Yahut üzülüp hayal kırıklığına uğradığında bunu satırlara öylesine işlemiş ki karşı taraf bunu kitabın içinden idrak edebiliyor. Bütün bunları o Üsküdar Sahili’nde uzun uzun anlattı. Sadece yüzüne bakarak dinledim, saatlerce… Bu hayat çok yıpratmış onu, cümlelerin bazılarında onu okuyabildim. Bunları anlattıktan sonra bana da birkaç tavsiyede bulundu. ‘’Daha çok oku Zehra, her şeyi oku. Ve muhakkak kendi kütüphaneni oluştur.’’ Daha sonra gitmeye yeltendi. Gitmesini hiç istemiyordum. Daha çok dinlemek istiyordum fakat yine konuşabileceğimizi ve bunun bir ayrılık olmadığını söyledi. Sabahattin Ali gitti, giderken arkasını dönüp yuvarlak gözlüklerinin altındaki tebessümüyle el salladı. Arkasından ne kadar süre bakakaldığımı hatırlamıyorum. Derken, gözlerimden üç beş damla süzülen yaş, aslında uykuda olduğuma inandırıp, gerçeğe artık dönmeme sebep oldu. Yaşları silerken, Üsküdar Sahili’nde değil de rüyada olduğumu idrak ettim. Ne üzücü! Bütün bu olanların bir rüya olduğu gerçeğiyle baş başa kalıp tavana baktım uzunca bir süre. ‘‘Keşke.’’ dedim derin bir nefes alıp, ‘‘Keşke gerçek olsaydın.’’ Acaba sahiden okundukça hissediyor olabilir mi? Bana öyle söyledi o çok gerçek gibi olan rüyamda. 2019 ‘da hala 1943 senesinde basılan bir kitap okunabiliyorsa, bu onun ölümsüz bir yazar olduğu anlamına gelmez mi? Bence ne zaman birisi onun kitabını okusa o bunu biliyor ve yine o yuvarlak gözlüklerinin altından çok samimi bir tebessüm ediyor. Bu dünyadan bir Sabahattin Ali geçti. İyi ki… Şu an bu yazıya gülümsediğini dahi tahayyül edebiliyorum. Umut ediyorum ki daha çok okunsun Yusuf ve Muazzez’i, daha çok okunsun Ömer ve Macide’si… Ama en çok Maria Puder’le Raif Efendi’si… Sevgilerle Zehra Çelik

14 Nisan 2019 Pazar

Bence okumak 😊

Kaç saattir burada olduğum, kaç saattir okuduğum hakkında hiçbir fikir yürütemez oldum. İnsan okurken, zamanın farkında olamıyor. Zaten insan yalnızca kitap okurken unutuyor çevresindekileri. Okumanın soyutlanmak olduğuna inanıyorum. Çevredeki çoğu insana kendini kapatmak gibi. Bunun farkında olarak buna devam etmekte ciddi bir risktir bence. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve sürekli iletişim içinde olması gerekir ki derdini anlatabilsin. Fikrimce okumanın, her şeyi okumanın zararı budur. Bilemiyorum, belki de en büyük yararı... Okuyan insan diğer insanlara nazaran hayata bambaşka bir perspektiften bakar. Herkesten farklı görür. Yeni bir kitap bitirdikçe kelimeler ve cümleler çok farklı bir âleme geçer. Hayal dünyanızda olan olaylardan dolayı diliniz tutuluverir. Ayrıca okumak, sorgulamak dünyasına da kapılarını tamamen açar. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar irdeleme kuvveti bulur insan, en derinliklerinde. Günlük hayatta kullandığı kelimeleri bile değişir insanın. Bazen misafir olduğu romanda kendini dünyanın en güçlü insanı olarak hisseder. Fakat gelgelelim başka kitabın derinine indi mi sanki dünya başına yıkılmışçasına feryat figan. Aynı insandan bahsediyorum, dikkatinizi çekerim. Böyle bir kuvvet vermekte işte okumak. İnsanı daha çok insanlaştıran, körelmiş olan empati duygusunun pekişmesine ciddi ölçüde katkıda bulunan bir olaydır diye tasavvur edebiliyorum. Yıllar evvel yaşamış olan insanların hayatlarına misafir olarak, o zamanın şartlarında hayat mücadelesi nasıl verilmiş görebilmek ancak ve ancak okuyarak yapılabilir zaten. Çok sevdiğim ve defalarca kez okuma fırsatı bulduğum bir roman vardı. Kitabı ilk bitirdiğim zaman günlerce avare gibi gezdim. Öyle çok etkisi altına almıştı ki beni, bunu kelimelerle izah edebilmem mümkün değil. Enteresan bir saptamam daha mevcuttur ki, layığıyla okudukça yalnızlaşmak istiyor insan. Geçmiş zamanla şimdiki zamanı mukayese ediyor ve anlaşılmadığını düşünüyor. Anlaşılmadığına inandıkça da açıklama gereğinde bulunmuyor etrafına. Ve bu şekilde yalnızlaşıyor. Gariptir ki, bu yalnızlaşma da enteresan bir keyif vermekte okura. Mevzu bahis kitaplar ve okumak olunca, bazı şeyleri mantık çerçevesinde düşünmek bir sonuca varmaya engel olur. O yüzden yalnızca ve yalnızca okuyup okutalım derim. Çünkü mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor. Sevgilerle Zehra ÇELİK